Harun Yahya

12 Kasım 2014 Çarşamba 01:00 DİĞER KÖŞE YAZILARI

SORUNLARINI BAHANE EDEREK FEDAKâRLIKTAN KAÇANLAR

 
 
Sorunlarını Bahane Ederek
Fedakârlıktan Kaçanlar

 

Salih müminler hayatları boyunca karşılaştıkları tüm zorluk ve sıkıntılarda Allah'ın rızasını kazanmayı nefislerinin menfaatlerine tercih ederlerken, bir kısım insanlar bu ahlakı yaşamaktan şiddetle kaçınırlar. Kuran ahlakını bilen, başkalarına da bu ahlakı öğütleyip Müslümanlara destek olmanın önemini anlatan, hatta hayatta bundan başka amaçları olmadığını sık sık dile getiren bu insanlar zorluk anında bu sözlerini bir anda unutabilmektedirler. Hatta kimi zaman zorluklarla karşılaşmadan, sıkıntıya girme ihtimali oluştuğu anda dahi geri çekilebilmektedirler.

Kuşkusuz bunun en önemli sebeplerinden biri, dünya hayatına dair işlerin ve kişisel sorunların bu kimseleri oyalamasıdır. Bu kişiler tüm bunları Allah'ın rızasını kazanıp ahiret hayatlarını kurtarmaktan daha önemli görürler. İyi bir meslek edinmek, bir aile kurmak, geleceğe yönelik maddi ve manevi yatırımlarda bulunmak bu kimselerin asıl dikkatlerini verdikleri konular haline gelir ve onları Allah'ın rızasına göre yaşamaktan alıkoyar. Oysa Allah, dünya hayatı ile oyalananlardan olmamaları için bu insanları Kuran ayetleriyle şöyle uyarmıştır:

Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Münafikun Suresi, 9)

(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)

Ayetlerde bildirilen mallar ve çocuklar, Allah'ın insanlar için yaratmış olduğu nimetlerdir. Elbette insan iyi bir meslek edinmek, bir aile kurmak ya da ticaret gibi kazanç getirecek bir iş sahibi olabilmek için çaba harcayabilir. Ancak bunların hiçbiri, hiçbir zaman kişinin asıl yaşama amacı haline gelmemeli, ona Allah'ın zikrini, ahiret için çaba harcamayı, Allah'ın rızasını aramayı unutturmamalıdır. Aksine her biri Kuran ahlakını daha iyi yaşamasına, Allah'ın rızasını kazanabileceği daha çok imkân bulabilmesine vesile olmalıdır. Aksinde, yukarıdaki ayetlerde "onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir" hükmüyle belirtildiği gibi, bunlar kişinin dünyada ve ahirette yıkıma uğramasına ve büyük vebal yüklenmesine neden olabilecek konulara dönüşebilir.

Dünya hayatındaki menfaatleriyle oyalanan ve fedakârlık konusunda gereken çabayı göstermeyen bu kimseler, Allah'ın gücünü, iman edenler üzerindeki rahmetini ve esirgeyiciliğini, her zaman için onların velisi, dostu ve yardımcısı olduğunu gereği gibi kavrayamamışlardır. Bu kişiler karşılarına çıkan zorlukları meydana getirenin Allah olduğunu, bu zorluklarla denendiklerini gözardı eder, insanların müstakil güç ve kudret sahibi olduklarını düşünürler. Onlar insanların kendilerini zarara uğratabileceklerini sanır, bundan dolayı da korkuya kapılırlar. Kuran'da bu insanların durumuna şöyle bir örnek verilmiştir: Peygamberimiz (sav) ile birlikte savaşa katılacak olan kimselerden bazıları, insanların kendilerine zarar vermesinden korkuya kapılmış ve geri çekilmek istemişlerdir. Kuran'da bu tavır içerisindeki kimselere Allah'ın üzerlerindeki yardımı ve tevekkül etmeleri bildirilmiştir:

Hani sen, müminleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir. O zaman sizden iki grup, neredeyse 'çözülüp geri çekilmek' istemişti. Oysa Allah onların (Velisi) yardımcısıydı. Artık müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etmelidir. Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir'de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah'tan sakının, O'na şükredebilesiniz. (Al-i İmran Suresi, 121- 123)

Peygamber Efendimiz (sav) döneminde, fedakârlıkta kararlılık gösteremeyen, zorluk ve sıkıntılar karşısında yılgınlığa kapılan insanların çok çeşitli örneklerine rastlanmıştır. Özellikle de sıkıntının artıp da daha fazla özveri gösterilmesi gereken durumlarda bu tavır bozukluğu iyice belirginleşmiştir. Peygamberimiz (sav), bu kimseleri "Sen müminlere: "Rabbiniz'in size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun." (Al-i İmran Suresi, 124) ayetiyle müjdelemiş, başarının ancak Allah'ın yardımıyla olduğunu hatırlatmıştır. Ancak fedakârlıktan kaçınan bu kimseler yine de çeşitli bahanelerin ardına gizlenerek Peygamberimiz (sav)'den geride kalmak için izin istemişlerdir. Allah Kuran'da bu kimselerin samimiyetsiz ruh hallerini şöyle açıklamaktadır:

Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir. (Hicr Suresi, 3)

Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler. (Tevbe Suresi, 93)

Kimileri evlerinin açıkta olduğunu, kimileri havanın çok sıcak olduğunu, kimileri de maddi olarak güç yetiremediklerini öne sürerek kaçmaya çalışmışlardır. Sahabelerden pek çok kişinin, gerekli imkânları bulamadıkları halde sırf fedakârlıklarından dolayı savaşa yaya olarak katıldıkları, bir kısmının ise peygamberle birlikte sefere çıkamadıkları için ağladıkları bir şevk ortamında, zengin ve imkan sahibi oldukları halde fedakarlığa yanaşmamışlardır.

Diğer bir kısmı ise "...Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece onun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden veya onlara acı bir azabın çarpmasından sakınsınlar." (Nur Suresi, 63) ayetiyle bildirilen ahlakı göstererek, birbirlerinin arkasına saklanarak Müslümanların yanından kaçmışlardır. Oysa asıl makbul olan kişilerin bu zorluk anlarında da ihlas ve sadakat göstermeleri, fedakar bir tavır içerisinde olmalarıdır.

Allah "Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkârlardı." (Hud Suresi, 116) ayetiyle bu kimselerin dünya hayatını tercih ettiklerini bildirir. Bir başka ayette ise, bu kimselerin daha öncesinde verdikleri söze dikkat çekilmektedir:

Oysa andolsun, daha önce 'arkalarını dönüp kaçmayacaklarına' dair Allah'a söz vermişlerdi; Allah'a verilen söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur. (Ahzab Suresi, 15)

Peygamberimiz (sav) döneminde Müslümanların karşılaştıkları bu durum tüm zamanlar için geçerlidir. İman sahibi olduklarını iddia eden bazı insanlar herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında hemen din ahlakını yayma sorumluluklarını bir kenara bırakabilmektedirler. Çok kısa sürecek olan bu dünya hayatının geçici menfaatlerine kapılarak bir anda kendi sorunlarına dönebilirler. Aslında onlar da dünyada süregelen adaletsizlikleri engellemenin, acı çeken, muhtaç konumda olan, zulüm gören insanlara yardım ulaştırmanın; insanlara doğru yolu göstererek bu zulmü durdurmanın kendileri gibi akıl ve vicdan sahibi insanların sorumluluğu olduğunun bilincindedirler. Ama bunu diğer Müslümanlara bırakarak geride kalmayı makul görürler.

Allah, yapmaları gereken doğru tavrı bildikleri halde bunu başkalarının üzerine bırakan kimseleri "Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?" (Bakara Suresi, 44) ayetiyle uyarmıştır.

Ayrıca Kuran'ın "Ey iman edenler, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi? Allah'a ve O'nun Resulü'ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda mücadele edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz." (Saf Suresi, 10-11) ayetleriyle bildirdiği gibi bu, Allah'ın izniyle kişiyi dünyada ve ahirette kurtuluşa yöneltecek olan tavırdır. Allah, bunun daha hayırlı olduğunu hatırlatmıştır. Gerçek imanı yaşamayan insanlar, dine bir ucundan sarılmalarının, fedakârlığı da kendilerini zora sokmamak şartıyla yaşamalarının kurtuluşları için yeterli olacağını düşünebilirler.

Aynı şekilde kendilerini ve yakınlarını zorluk ve sıkıntılardan mümkün olduğunca uzak tutmalarının da kendileri için bir kazanç olacağını zannedebilirler. Ancak Allah Kuran ayetlerinde bu kimselerin kayıp içerisinde olduklarını hatırlatmıştır. Dünya hayatının meşgalelerine ve kendi şahsi sorunlarına dalarak, Allah'ın üzerlerine yüklediği sorumlulukları gözardı eden bu insanların ileride "boş emellerle oyalandıklarını" fark ederek büyük bir pişmanlığa kapılacakları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İleride bileceklerdir. (Hicr Suresi, 3)

İnsanı dünyada ve ahirette kurtuluşa ulaştıracak olan güzel ahlak, dünyada malından ve canından fedakârlıkta bulunabilmeyi, zorlukta, hastalıkta ve en sıkıntılı anlarda bile Allah'ın beğeneceği ahlakı gösterebilmeyi gerektirmektedir. Tüm bu gerçekleri bilerek yine de nefsinin kışkırtmalarına yenik düşen, kendi rahatını ve menfaatlerini tercih eden bir kimse ise, elbette ahirette gösterdiği bu ahlaktan sorumlu tutulacaktır.

Hiç şüphesiz dünyada az bir zorluğa ve fedakârlığa sabır göstermemek için, sonsuz hayatı tehlikeye atmak büyük bir akılsızlıktır. Kişinin bu gerçeği çok iyi düşünüp, Allah'ın yardımının daima Kuran ahlakına sadakat gösterenlerle birlikte olduğunu bilmesi, her türlü fedakârlığı ve sorumluluğu kendisinin talip etmesi gerekmektedir.

Unutulmamalıdır ki "Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever." (Al-i İmran Suresi, 146) ayetiyle haber verilen Müslümanların üstün ahlakını yaşamak, kişiye Allah'ın sevgisini kazandıracaktır.

 

Sayı: 835

YORUM EKLE
    YORUMLAR
DÖVİZ KURLARI
USD 0.0000     EURO 0.0000     IMKB 0     ALTIN 0,000    
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
ELAZIĞ ⇓
İmsak 05:09
Güneş 06:30
Öğle 12:13
İkindi 15:16
Akşam 17:46
Yatsı 19:02