YAZARLAR ERBAKAN'I ANLATIYOR-1

Erbakan vefatından sonra anlaşılmaya başlanıyor... Köşe yazarlarının kaleminden Erbakan...

03 Mart 2011 Perşembe 12:27 < ERBAKAN

Erbakan Hoca yenilirken yendi!-ERGÜN BABAHAN

Necmettin Erbakan post-modern bir darbe sonucu başbakanlık koltuğundan uzaklaştırıldığında, aslında siyasi hayatının en büyük başarısına imza atıyordu.

Bu, hem muhafazakar kesimde, hem de Türkiye’de değişimin işaret fişeği oldu.

Erbakan’ın devrilmesi, muhafazakar kesimde başlayan değişim rüzgarına güç kattı.

‘Bin yıl sürecek’ denilen 28 Şubat süreci, daha Necmettin Erbakan’ın başbakanlıktan istifasıyla sona ermiş oldu aslında.

28 Şubat, Türkiye’nin yakın tarihinde eşi görülmemiş bir ekonomik yağmayla sonuçlanırken bu sürece aktif destek vermiş olan tüm aktörlerin tasfiyesiyle sonuçlandı.

İmam-hatip liselerine karşı açılan savaş, bu okulların sadece mezunu olmakla kalmayıp ateşli bir savunucusu ve simgesi haline gelen Tayyip Erdoğan’ı başbakanlık koltuğuna oturttu.

28 Şubat, tam hedefinin aksi bir sonuca ulaşıp askerin siyasetteki rolünü azaltırken Türkiye’nin normalleşme sürecine hız verdi.

28 Şubat günü Sabah’ın manşeti ‘Paşa Paşa imzaladı’ idi.

Aradan geçen zaman o zihniyetin ‘Paşa paşa tasfiyesi’ne tanıklık etti.

Aradan geçen onca yılın ardından, Sabah Gazetesi Necmettin Erbakan’ı gerektiği şekilde uğurluyordu.

Erbakan hedefine ulaşmış bir siyasetçi olarak aramızdan ayrıldı.

Evet, o dönem imzası ve istifası nedeniyle çok eleştirildi.

Ancak hatırlamak gerekir ki, o zaman yanında bir tek medya kuruluşu yoktu. Hepimiz 28 Şubat’ı destekliyorduk.

Muhafazakar basının tek tük temsilcilerinin bir kısmı da tavır alamamıştı.

Sivil toplum bu kadar gelişmemişti.

28 Şubat, Washington’da kotarılıp sahneye koydurulan bir müdahaleydi, o nedenle kuşatıcıydı.

Cumhurbaşkanı Demirel, askerden yana tavır almıştı.

Zıtlaşma kanla sonuçlanabilirdi. Ayrıca, o dönemde parti içi yenilikçi kanat farklı bir siyasi çizgi izlemek üzere kolları sıvamıştı.

28 Şubat, Türkiye’de siyasi tabloyu yeniden çizdirdi ve sonuçta ülkenin yapısını köklü biçimde değiştirecek olan AK Parti iktidara geldi.

Erbakan’ın 2 yıllık başbakanlığına katlanamayanlar, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı, Recep Tayyip Erdoğan’ın tarihi bir rekora giden Başbakanlığı gerçeğini kabul etmek durumunda kaldı.

Erbakan’ın artıları

- Beyefendiliği ve nezaketi. (Zaman zaman Erbakan’a kızanlar olmuştur ama hiçbir zaman nefret sembolü olmadı.)

- Dehaya yaklaşan zekası.

- Parti örgütlenmesi ve taban çalışmasıyla çığır açması.
- Belediyecilik anlayışına yepyeni bir ufuk getirmiş olması.

- Siyasete yepyeni kadrolar kazandıran bir okulun kurucusu olması.

- Kavgadan uzak üslubu.

- Her geri adımdan sonra tekrar sahneye çıkmayı bilmesi.


Merhum Necmeddin Bey-M.ŞEVKET EYGİ

Büyük insanların övgüye ihtiyacı yoktur... Merhum Necmeddin bey, her fani gibi doğdu, yaşadı ve ezelde takdir edilmiş vakt-i merhunu gelince vefat etti. Önemli olan, kişinin ömrünün ölümüne nasıl bitiştiği meselesidir. Geride kalanlar üzülür ağlar ama imanla ölen said Müslüman bayram yaparak gider ahirete.

Yadın da mı doğduğun zamanlar

Sen ağlar idin gülerdi alem

Bir ömür geçir ki, olsun

Mevtin sana hande, halka matem

Kimdi o ?.. Mü'mindi... Rab olarak Allah'tan, nebi olarak Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselamdan, Kitab olarak Kur'andan, din olarak İslam'dan, şeriat olarak Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye'den razı olan ve yarın Mahkeme-i Kübra'da defterleri sağından verilecek olar kimseler, ne mutlu size, ne mutlu size!..

Bir Müslümanın en büyük rütbesi mü'min olmasıdır. Hiçbir makam, mevki, riyaset, sultanlık imandan üstün olamaz.

Dünya hayatındaki en büyük ticaret ve kazanç Allah için, Resulullah için, İslam ve Kur'an için, Sünnet ve Şeriat için hasbeten lillah ve muhlisen lillah çalışmaktır.

Merhum Necmeddin beyi nasıl biliriz? Mü'min miydi? Evet mü'mindi... Dinin direği olan beş vakit namazı kılar mıydı? Evet kılardı... Allah'ın inzal etmiş olduğu hükümlerle amel edilmesini ister miydi?.. Hiç şüphe yoktur ki, isterdi. Ecdadına bağlı bir Müslüman mıydı?.. Evet öyleydi...

Başka faziletleri var mıydı?.. Vardı... Çok azimli bir Müslümandı, hak bellediği yoldan dönmezdi. Azim neymiş, sabır neymiş insanlar ona bakıp öğrensinler.

Türkiye'nin son 50 yıllık tarihine damgasını vurmuştur.

Bu ülkede ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, parya, esir, zenci statüsünde yaşayan Müslüman çoğunluğu uyarmış ve hak arama yoluna sokmuştur.

Vesayet rejiminin, içten sömürge sisteminin belini kırmıştır.

Milli siyasal İslam hareketinin kurucusu ve hocasıdır.

Bugünkü Cumhurbaşkanı onun talebesidir... Başbakan onun talebesidir... Devletin sivil ricalinin çoğu onun, şöyle veya böyle talebesidir.

Necmeddin beyin ülkemizde yepyeni bir çığır açmış olduğunu kim inkar edebilir?

Onun hayalinde ve hedefinde Büyük bir Türkiye vardı. Milli kimliğine ve kültürüne sımsıkı bağlı, kökünü maziden alan, kollarını istikbale uzatmış, İslam'ı iyi anlayan ve yorumlayan, çağı yakalamış büyük, zengin, müreffeh, ileri bir Türkiye.

Necmeddin beye gerici diyenin alnını karışlamak gerekir. Ondaki zeka ilerici ve çağdaş geçinen kaç kişide vardır? Zekasına ve çalışkanlığına Almanlar bile hayran kalmıştı. Kaç kişi onun yaşında profesör olabilmiştir?..

Necmeddin beye kalmış olsaydı Türkiye'nin şu anda Güney Kore'nin otomotiv sanayinden daha güçlü yüzde yüz milli ve yerli bir otomobil sanayii olurdu. Necmeddin beye fırsat verilmiş olsaydı Türkiye kendi uçağını yapabilirdi.

Necmeddin bey manevi gücünü hangi kaynaktan alıyordu?.. O, tarikat-i seniyye-i Nakşibendiyeye mensuptu. Muhammed Zahid Kotku hazretleri vasıtasıyla, ucu Resullerin Seyyidine ulaşan bir silsileye yapışmıştı.

Necmeddin bey şehir ve medeniyet kültürüne, görgüsüne, nezaketine sahip bir kimseydi. Kabalık yaptığı görülmemiştir. Oğlu, torunu yaşındaki gençlere bile itibar eder, onlara önem verirdi.

Dinine, ülkesine, halkına, devletine (düzene değil!) hizmet için çileli, arızalı, dikenli bir yol seçti ve çok acılar çekti.

Bendenize şahsen iyiliği dokunmuştur. Hadis-i şerifte "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükr etmemiş olur" buyruluyor. Yirmi yıldan beri Milli Gazete'de günlük fıkralar yazabilme imkan ve fırsatına sahip olduğum için kendisine teşekkür borçluyum. Bu yirmi yıl zarfında küçük de olsa bir hizmet edebildim mi? İnşaallah edebilmişimdir.

Dünya ve insanlar genelde vefasızdır. Dünyada, hele siyaset meydanında vefa aramak abesle iştigaldir.

Cenab-ı Hak rahmetiyle muamele buyursun. Evladına, torunlarına, yakınlarına, sevenlerine, Milli Görüş camiasına ve milletimize baş sağlığı diliyorum.

Hayırlı bir insan için, halkın "Allah ona rahmet etsin" demesi ne büyük bir mükafattır.

 

Selamet... Fazilet... Saadet... Cennet?CAN DÜNDAR

Gazeteciliğim onunla geçti. Ama birebir konuşma imkânını ancak 2,5 ay önce bulabildim.
Babam ölmüştü.
Telefonda, “Başınız sağolsun muhterem kardeşim” diye lafa girdi.
Zihnimde, 30 yıllık bir ince sesti.
İlk ve son konuşmamız o oldu.
* * *
70’lerin sonlarında mizah yüklü basın toplantılarını ve neşeli bütçe konuşmalarını izlemeye giderdim.
Sonra onu 12 Eylül’de Mamak’ta izledim.
Meclis’teki kadayıflı keyfinden eser kalmamıştı.
Duruşma salonuna siyah bond çantasıyla gelmişti.
Yan yana sıralandılar:
Recai Kutan, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk... vd.
Salon doluydu. Dışarıdan, talim yapan askerlerin sesi geliyordu. Hepimiz Hoca ne diyecek diye bekliyorduk.
Mikrofona geldiğinde, herkese olduğu kadar saygılıydı mahkeme heyetine de... Vaaz verir gibi uzun cümlelerle savunmuştu kendini...
* * *
Her muhtırada ya sürüldü ya hapsedildi ya yargılandı Erbakan...
Hep şeriatçılıkla, cihatla suçlandı; hep reddetti.
Cemal Süreya onun bu temkinliliğini “Kaleci Cihat’ı bile görmezlikten gelir” diye özetlemiştir.
Her darbede alttan aldı; her darbe sonunda üste çıktı.
Türk demokrasisi, sistemin onu içine çekmekle, dışına itmek arasındaki gidip gelmelerinden ibarettir dense yeridir.
Bir MSP’linin tabiriyle; “lastik gibiydi Hoca”; her darbede ezildi sanılıyor, bırakıldığında eski haline gelip yeniden büyümeye başlıyordu.
28 Şubat’ta Anıtkabir’deki defteri imzalarken döktüğü terler, bana 12 Eylül duruşmalarındaki hallerini hatırlatmıştı.
Zaten bende, hayatı boyunca sevmediği kıyafetler içinde, inanmadığı metinleri imzalamış, lafını seçmeden konuşabileceği günler için bunlara katlanmış bir lider izlenimi bırakırdı.
* * *
Siyasal kilitlenmelerin anahtarını belinde taşımaktan hem nemalandı, hem de bu, ona pahalıya patladı.
Yıllarca dışlanmış mütedeyyin orta sınıfın dini hissiyatı ile milli hassasiyetini iktidara taşıdı.
Bundan dolayı kimi ona şükran, kimi öfke duyuyor:
Siyasal İslam’ı legalize etti diye müteşekkir olan da var; “Cumhuriyet’in altını oydu” diye kızan da...
Kimin haklı olduğuna tarih karar verecek.
Ben, şimdilik beni etkileyen özelliklerini yazayım:
41’inde evlendi; 42’sinde baba oldu, 70’inde Başbakan koltuğuna oturdu. Hep geç kaldığı ve dışlandığı halde, her devrilişinde inatla yerden kalkıp en baştan başlamayı bildi.
Sapması olmayan, kesintili bir yol çizgisi gibiydi hayatı:
Selamet... Fazilet... Saadet... Cennet?
Sollayanlar önüne geçip iktidar oldular; istifini bozmadı.
Hastanedeki son görüntüsü, siyasetin siyasetçiyi hayata bağlayan bir yaşam ünitesi olduğunu kanıtlıyordu sanki... Konuşmaya mecali yoktu, ama iktidara yürüdüklerini söylüyordu. Siyaset, evvela hayal etmek ve hayaline bizzat iman etmekti.
Asıl etkilendiğim, öldüğünde başucunda olan kadroydu. Yan yana sıralanmışlardı:
“Recai Kutan, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk... vd.”
Bir mücadeleyi 50 sene aynı kadroyla omuz omuza sürdürebilmek, pek az lidere kısmet oldu.
Hele “Bizden kopan iktidar oluyor” görüntüsünün olduğu yerde...
Hoca’yı bu özellikleriyle ve galiba en çok da nüktedanlığı ve mizaha tahammülüyle özleyeceğiz.
Allah rahmet eylesin!

 

Erbakan Hoca-H.CELAL GÜZEL

Erbakan Hoca Hakk’a yürüdü...

O, hepimizin Erbakan Hocası idi. Genel Başkan, Başbakan Yardımcısı, Başbakan olmuştu ama ona hep ‘Erbakan Hoca’ ya da sadece ‘Hoca’ derdik.

Hoca, 1969’dan beri 42 yıldır Türk siyasi hayatının en başta gelen liderlerinden biri olmuş; ya anahtar rolüyle siyaseti doğrudan etkilemiş ya da seçim kazanarak bilfiil hükûmet kurmuştur. Kurduğu ve kurdurttuğu siyasi partilerde hep son söz sahibi olan Erbakan Hoca’dır.

Erbakan Hoca, idealist ve vatanseverdi. Kendisine büyük haksızlıkların yapıldığı, cezaevinde aylarca suçsuz olarak yatırıldığı, partilerinin kapatıldığı darbe dönemlerinde bile, ağzından Türk Silâhlı Kuvvetleri aleyhinde tek kelime çıkmamış; Türk Ordusu’nu daima bir ‘Peygamber Ocağı’ olarak görmüştür.

27 Şubat günü, yani 28 Şubat Darbesi’nin yıldönümünden bir gün önce vefat etmesi, sanki bir tevâfuk gibidir.

Onun hakkında iki gündür çok güzel şeyler söylendi ve yazıldı. Ancak, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner Paşa’nın yayınladığı başsağlığı mesajı bizleri çok memnun etti ve milletimizin yaralı gönlüne su serpti.

Işık Paşa’nın mesajı şöyle: ‘Saadet Partisi Genel Başkanı ve eski başbakanlarımızdan Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın vefatını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Değerli bilim ve siyaset adamı olarak yaptığı büyük hizmetleri daima hatırlanacaktır. Şahsım ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine ve ulusumuza başsağlığı dilerim.’

Biz bu mesajı, sıradan bir başsağlığı temennisi olarak değil, TSK’nın dindar halkımızla kucaklaşması ve 28 Şubat’ın tasvip edilmediği şeklinde telâkki etmek istiyoruz.

***
Erbakan Hoca’nın son derece parlak bir eğitim ve ilim hayatı oldu. İlk yerli motor üretimini o gerçekleştirdi.

Çok değerli talebeler yetiştirdi. Daha sonra onlarla birlikte Türkiye’de ‘Ağır Sanayi’ kurmak için sabahlara kadar çalıştı. TÜMOSAN, TUSAŞ, TAKSAN gibi kamu şirketlerini kurarak motor, takım tezgâhları ve uçak sanayilerini geliştirmeye çalıştı.

Ulaşmak istediği mefkûre, ‘Yeniden Büyük Türkiye’ idi.

Erbakan Hoca, Anadolu sermayesini harekete geçirdi. Daha önce İstanbul ve çevresini geçmeyen sanayileşme, onun gayretleriyle bütün Anadolu’ya yayıldı. Anadolu’da teşekkül eden yeni orta sınıfın doğuşunda onun büyük katkıları ve tesiri vardır. Ülkelerin kalkınmasında manevi unsurun rolünü çok iyi bilir ve herkesi buna göre motive etmeye çalışırdı. Ona göre, büyük hamleler ancak büyük inançlar sayesinde gerçekleştirilebilirdi.

***
Onu ilk defa 48 yıl önce Korkut Özal’ın Keçiören’deki evinde tanımıştım. O sırada ben henüz 19 yaşında bir Mülkiye öğrencisiydim. Adalet Partisi Kongresi için görüşmüştük. Daha sonra Erbakan Hoca, 1969’da meşhur Odalar Birliği Başkanlığı mücadelesini verirken, bizler de milliyetçi-muhafazakâr gençlik olarak yanındaydık. Bir mason dayanışması yüzünden oda başkanlığını alamayan Hoca’nın 1969 Seçimlerinde AP’den milletvekilliği adaylığı Demirel tarafından veto edildi. Lâkin Erbakan Hoca Konya’dan bağımsız aday oldu ve iki milletvekili seçtirecek kadar oy alıp milletvekili seçildi.

Erbakan Hoca ile ilk defa görüşenler şaşırırlardı.

Aleyhinde medyada o kadar olumsuz yayın yapılmıştı ki, karşılarındaki Osmanlı beyefendisinin bambaşka bir şahsiyet olduğunu görür, tesirinde kalırlardı.

Erbakan Hoca çok müeddep, İslâmi terbiye almış, son derece nâzik bir şahsiyetti. Muhatabına mutlaka ‘siz’ diye hitap eder, daima ceketinin önünü ilikli tutar ve hiç ayak ayak üstüne atmazdı.

Samimi bir dindar ve ehli tarik idi. Hayatı boyunca hep İslâmı yaşamaya çalışmıştır. Allah lâfzını hiç dilinden düşürmezdi. Önüne beyaz bir kâğıt aldığında yazmaya başlamadan önce, sağ üst köşesine ‘bismillâh’ yazardı. Bir defasında beraber uzun bir araba yolculuğuna çıkmıştık.

Konuşmadığı zaman gözlerini kapayarak zikrettiğini görmüştüm.

Erbakan Hoca ile siyasette beraber olamadık ama milletimizin değerleri konusunda hep aynı hisleri paylaştık. Bana nasıl iki günde ‘Manevi Kalkınma Stratejisi’ni, üç günde ‘İnanç ve Hamle’ isimli kitapçığı hazırlattığını unutmadım.

***

Nûr içinde yat Erbakan Hoca... Mekânın cennet, ruhun şâd olsun. Cenab-ı Hakk rahmet eylesin.

Türkiye 'milli' bir 'değerini' kaybetti!-YİĞİT BULUT

DÜN sabah 11.40 civarında haber müdürümüz Oğuz Usluer'in aramasıyla Erbakan'ın hayatını kaybettiğini öğrendim. Bizi ayrı düşürenlerin, "Erbakan'ı bize irtica" eşliğinde pazarlayanların etkisinden arındığımda, olaya salt gerçekler eşliğinde baktığımda her Türk vatandaşı gibi çok üzüldüm. Yaşlıydı, hastaydı ama Erbakan "küresel-yerel yerleşik düzene karşı duran" milli bir isimdi!
Sevgili dostlar, Erbakan "küresel-yerel" yerleşik düzene karşı her zaman karşı durmuş, bu düzenin medyası tarafından her zaman karalanmış, onlarla anlaşmayı asla seçmemiş, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan başlayarak 28 Şubat süreci öncesinde "finansal düzene" çomak sokması dahil birçok "ülke yararına eyleme" imza atmış bir isimdi. Ölümünün duyulmasından sonra şu tip yorumlar da duydum: İrticai faaliyetlerin başıydı! Değildi! Bize onu ve onun gibi "yerleşik düzene asla biat" etmeyenleri pazarlayan kirli düzenin taktığı etiketti o "yaftalama"!
Hiç düşündünüz mü "28 Şubat neydi"? Ben anlatayım; irtica falan değildi gerekçe, tek bir sebebi vardı; devletin havuz sistemi kurarak yerleşik düzenin bankaları ve medyası yoluyla devleti soymasını engellemek. Sistem çok basitti; devlet parasını % X faizle bankalara yatırıyor, sonra kamu kuruları % 2X faizle aynı bankalardan borçlanıyor. Bankalar kamunun parasını kamuya araya % 100 kâr koyarak geri satıyor... Erbakan, bu saçma, kabul edilemez soygun düzenine "dur" dedi ve o düzenin medyası, bu ülkenin "ordusunu" üstüne çıkarana kadar "ortamı tahrik etti, gerdi, kışkırttı"!
Sonuç: Erbakan'ı "irtica" yaftası ile yaşatanlar ile bu ülkeyi soyanlar" aynı yerleşik düzenin bileşenleri"! Türk halkı bir gün ne olduğunu, neler yapıldığını ve kimlerin küresel efendileriyle birlikte kanımızı emdiğini çok iyi anlayacak. Erbakan, bu yolda "bildiği gibi" bir mücadele verdi, Allah rahmet eylesin.

Hoca, Sultan Fatih'ten sonra yetişmiş en büyük lider-SELAHATTİN TOPRAK-

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Bundan başka söyleyecek ne sözümüz ne yazımız var. Zira, O'nu anlatmaya, yazmaya kelimeler yetmiyor. Yazmaya çalışsak boğamızım düğümleniyor, gözlerimiz doluyor.

Hayatının her saniyesini Allah'a ibadetle geçiren Erbakan Hocamızdan razıydık, Allah ondan razı olsun. Bizler, O'nun ömrü boyunca canıyla malıyla Cenab-ı Allah'ın yolunda mücadele ettiğine şahidiz.

Ve bizler yine şahidiz ki, Cenab-ı Allah'ın yolunda gitmemiz için bizlere uyarı görevini her zaman fazlasıyla yerine getirmiştir. Ya Rabbi, sana sonsuz şükürler olsun ki, bizleri böyle mübarek bir insanla tanıştırdın.Sana sonsuz şükürler olsun ki, bizlere onun duasını almamızı nasip ettin.

O öyle kutsal bir davaya inanmışti ki, sadece 73 milyonluk Türkiye'nin değil, 6 milyarlık dünyanın sorununu dert edinmişti. O öyle bir insandı ki, Filistin'de, Irak'ta, Keşmir'de, Çeçenistan'da, Doğu Turkistan'da, Sudan'da ve dünyanın diğer yerlerinde bir daha kadınlar, çocuklar, erkekler, yaşlılar ölmesin, aç kalmasın diye gecesini gündüzünü katarak çalıştı.

İslam dünyasında nereye giderseniz gidin, O'nun adının saygıyla, hürmetle anıldığını göreceksiniz. HAMAS lideri Halid Meşal'in 'Bize Siyonizm'in yüzünü o öğretti' dediği Rahmetli Erbakan Hocamız, 1996-97 yılında bir yıl süren iktidarında 80 yıllık Cumhuriyetin yapamadığını bir yılda yapmıştı. Siyonizm'in G-7'sine meydan okuyarak D-8'i kurarak Müslümanları ilk kez siyasi ve ekonomik bir güç olarak biraraya getiren muhterem Erbakan Hocamızı düşmanları o kadar iyi tanıyordu ki, 1997'de Siyonizm'in görevlendirdiği Alan Makovsky 'Erbakan'dan Nasıl Kurtulmalı' başlıklı makalesinde şöyle diyordu:

"Başkakan olarak ilk ziyaretlerini Müslüman ülkelere gerçekleştiren Erbakan, Iran ile gaz anlaşması imzalamıştır. Erbakan'ın en önemli dış politika atağı en kalabalık 8 müslüman ülkeyi bir araya getirerek, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi işbirliği yaparak G-7'ye karşı bir balans yapmasını amaçlamıştır. Erbakan bu şekilde G-7 ve D-8'in yeniden biraraya gelerek 'İKİNCİ YALTA' konferansında yeni bir dünya düzeni kurulmasını istemektedir. Müslüman dünyasıyla ilgili bu girişim ve önerilere karşılık, Erbakan henüz Batı dünyasını ziyaret etmemiş ve Avrupa Birliği liderlerinin Dublin Zirvesi'ndeki davetini de reddetmiştir. MGK tarafından kontrol edilse bile Başbakan olarak Erbakan, Amerikan menfaatlerine ve Türk Amerikan işbirliğine meydan okuyor. Erbakan'ın hükümette olması Amerikan ve Avrupa yönetimlerinin işini zorlaştırıyor. Erbakan bir ideolog olarak Türkiye'yi Batı'dan uzaklaştırmak istiyor, bu ise Amerikan menfaatlerine tamamen ters bir politika. Erbakan, toplumu birçok yönde dönüştürmeyi planlıyor ve bunu da dış politika uzmanlarının görmediği bir şekilde içerden yapıyor."

D-8'i kurarak Siyonizm'in kalbine korku saldığının en açık göstergesi olan yukarıdaki ifadeler Erbakan Hoca'nın yeni ve adil bir dünyanın kurulması için yaptığı çalışmaların ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Zira, bugün başta İslam dünyası olmak üzere dünyaya kan ve gözyaşından başka birşey getirmeyen Siyonizm virüsü, ancak Hoca'nın belirlediği plan çerçevesinde temizlenebilir.

D-8'i kurduğunda, Siyonizm'in 100 yıllık hayalini söndüren bu kutsal insan için belki de en iyi tanımlamayı O'nu bizden çok daha iyi tanıyan Pakistan asıllı İngiliz vatandaşı ve Impact Magazine editörü Muhammed Hashir Faruqi yaptı.

Daha birkaç hafta önce Hocamıza acil şifalar dileyen Faruqi, Erbakan Hocamızın vefatı nedeniyle gönderdiği mesajda şu ifadeleri kullanıyor: "Çok üzücü bir gün ancak Allah Sübhana Teala kulunu ne zaman çağıracağını en iyi bilendir. Bizler eminiz ki, Allah Sübhana Teala Hoca'nın kutsal ruhundan memnun ve Onu Firdevs Cenneti'yle ödüllendirecektir. O Türklerin Sultan Fatih'ten sonra yetiştirdiği en büyük insandır. Allah Sübhana Teala hepimize sabır versin."

Faruqi'nin 'Sultan Fatih'ten sonraki en büyük Türk' dediği Erbakan Hocamızın cenazesine bugün İslam dünyasının her yerinden yüzlerce kişi katılıyor ama Bosna'dan gelen bir heyet var ki, sadakat ve vefa örneğini temsil ediyor.

Erbakan Hoca'nın Bosna Savaşı'nda Boşnaklara yaptığı yardımları unutmayan Boşnak generaller, bakanlar ve Hoca'nın kurulmasına öncülük ettiği Boşnak Milli Gençlik Vakfı'ndan öğrenciler, rahmetli Aliya İzzetbegoviç'in mezarından getirdiği toprağı Hocamıza teslim edecekler. Böylece Bosna'nın Bilge Kral'ının gönderdiği selamı İslam dünyasının lideri Hocamıza iletecekler.

Bugün çok hüzünlüyüz. Zira, bizlere Yüce Yaratıcı'nın yolunda gitmemize vesile olan 20. yüzyılın en büyük alimi, lideri, bilim adamını ve Allah dostunu kaybettik. Ama şunu da biliyoruz ki, Cenab-ı Allah bu dostunu bizden çok daha seviyordu ki yanına aldı. Bizleri böyle güzel bir insanla tanıştırdığı için Cenab-ı Allah'a bir kez daha sonsuz şükürler olsun diyoruz. Biz şahidiz ki, O malıyla canıyla Allah'ın yolundan gitti. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

28 Şubat Süreci ve Erbakan’a Oynanan Kara Oyun!-

Cem Küçük - Haber 7

 

zaman en güzel öğretici ve en iyi ilaçtır. Bu sözün ne kadar doğru olduğu ortaya çıktı. Böyle başka güzel sözlerimiz de var. Her işte bir hayır vardır. Her şer’den bir hayır çıkar. Bu sözleri çoğaltabiliriz.

Türkiye’de kendini her zaman sistemin üzerinde gören, her dediğinin olacağını farz eden, seçilmişleri hiçe sayan bir grup var. Bu gruba kısaca Kemalist sistemi koruma ve kollamayı kendine şiar edinmiş bürokratik elit adı veriliyor. Hemen her altı yemiş, halka her türlü kötülüğü yapmış bu güruh artık son çırpınışlarında.

Bu grubun Türkiye’ye verdiği son zarar 28 Şubat süreciydi. Seçilmiş bir hükümeti yıkmak için her türlü numarayı çevirmiş bu grubu bugün herkes lanetliyor. Çevik Bir ortalarda yok. Karadayı’nın yüzüne bakan yok. Diğer generalleri, sivil toplum kuruluşlarını hatırlayan yok. Ama Erbakan bugün son yolculuğuna uğurlanırken herkes onu minnetle anıyor. Neticede Erbakan’ın bu ülkeye büyük hizmetleri oldu. Bugünkü AK Parti kadroları tamamen Hoca’nın yetiştirmesi.

Türkiye’yi dönüştüren, değiştiren insanlar Hoca’nın rahle-i tedrisatından geçti. Kendisini çok önemli görüp halkı hiçe sayanlar bugün yokları oynuyorlar. Zaten halkının yüzde 70’ini karşına almak hiçbir kurmay zekanın fikri ve işi olamaz. Asker kendi vatandaşına silah çekmez.

28 Şubat’a destek veren medya çetesini ise unutmadık. Hâlâ utanmadan ortalarda geziyorlar. Elbette o dönem her zaman olduğu darbelere dik duranlar da vardı. Bunlardan biri Cengiz Çandar’dı. Çandar, Hasan Cemal’in yazdığı Türkiye’nin Asker Sorunu kitabında 28 Şubat’ı kimin planladığını açıklamıştı.

Daha önce burada açıkladığım o yazıyı tekrar alıntılıyorum. Halkımız da bu pis işi kimin planladığını görsün, öğrensin. 28 Şubat’ın gerekirse bin yıl süreceğini söyleyenlere de kapak olsun.

“…1999 yılında önce Wilson Center adlı araştırma kuruluşunda, daha sonra Unites States Institute of Peace adlı düşünce kuruluşunda burslu olarak çalışmak üzere Washington’a gittim. Bir süre sonra ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz, ‘Turkey’s Transformation and American Foreign Policy (Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Dış Politikası) adlı bir kitabın editörlüğünü üstlendi ve bir grup kişiye kitabın çeşitli bölümlerini yazmaları için öneride bulundu. Öneride bulunduklarından biri bendim.

Kitap yazımının bir aşamasında bölüm yazma yükümlülüğü altına girenler Washington’da kitabın bütünlüğünü sağlamak amacıyla iki gün süren bir toplantıda buluştular. Uzun tartışmaların ardından bir rehavet anında, o dönemde Washington Institute adlı İsrail lobisinin düşünce kuruluşu olarak bilinen kurumda Türkiye bölümünün başında bulunan Alan Makovsky, Morton Abromovitz’e, “O 12 Mart günü sekizinci kattaki toplantıda neredeydin?” sorusunu yöneltti. Abromovitz, “Amerika dışındaydım. O yüzden katılamadım” cevabını verdi.

Toplantıdaki herkes, Londra’dan gelmiş plan Philip Robins dışında Amerikalı idi ve neyden söz edildiğini anlamışlardı. Sohbete müdahale ettim. ‘Sorması ayıp olmasın, sekizinci kat nedir, sözünü ettiğiniz ne toplantısı?’ diye sordum.

Alan Makovsky, ‘Sekizinci kat, Amerikan Dış İşleri Bakanlığı’nın en üst katıdır. Orada kafeterya vardır ve sadece bakan tarafından kullanılır. Genelde kapalı durur. 12 Mart 1997’de, yani 28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısından tam iki hafta sonra bir cumartesi günü Madeleine Albright orada bir grubu ‘Türkiye’ başlıklı bir toplantı için davet etti. Toplantıya, Türkiye’yi genel Ortadoğu dengeleri içinde değerlendirildiğini göstermek amacıyla Dennis Ross ve ekibiyle birlikte geldi. Bernard Lewis, Richard Perle, Paul Wolfowitz, Henri Barkey, ben ve Morton Abramowitz gibi isimler davetliydi’ açıklamasını yaptı.

…Amerika’nın Türkiye konusunda nasıl bir tavır izleyeceğine ilişkin Albright çeşitli görüşleri toplamak istemişti’ cevabı geldi. 12 Mart 1997’deki toplantıdan nasıl bir genel değerlendirme çıktı peki?

SHORT OF A COUP, ERBAKAN GOVERNMENT GOTTA GO!

Yani askeri darbe olmaksızın Erbakan hükümeti gitmelidir!”

 

28 Şubat ve Erbakan - Gülay Göktürk

Erbakan'ın ölümünün, onun siyasi hayatındaki en büyük darbenin yıldönümüne denk gelmesi, bu yılki 28 Şubat değerlendirmelerini daha çok "28 Şubat ve Erbakan" perspektifinden yapmayı bir bakıma zorunlu hale getirdi.

Tabii, konu 28 Şubat ve Erbakan olunca ilk akla gelen soru da malum: Erbakan 28 Şubat'a direnebilir miydi? Direnmeli miydi?

Bu konuda fikirler muhtelif...

"Erbakan direnmemekle hem kendi siyasi hayatını bitirdi hem de Türkiye'nin askeri vesayetle hesaplaşmasını daha öteye erteledi" diyenler var. Ama sanırım ağırlıklı görüş, Erbakan'ın direnmemeyi seçmesinin, kendisi açısından bir fedakârlık; Türkiye açısından da gayet isabetli bir tercih olduğu yönünde. Bu görüş sahipleri Erbakan'ın geleneksel tutumuna uygun olarak, Türkiye'yi sert bir hesaplaşma içine sokmayıp "yumuşak" yolu seçmesinin açık darbeyi önlediğini ve muhafazakâr kitlelerin daha fazla zarar görmesini engellediğini düşünüyor. Hatta hani neredeyse, bu müdahalenin daha sonra yaşanan siyasi gelişmeler açısından hayırlı olduğunu düşünenler bile var. Onlara bakılırsa, eğer 28 Şubat yaşanmasaydı, Milli Görüş içinden AK Parti hareketi gibi bir hareketin çıkması da mümkün olmazdı. 28 Şubat, Milli Görüş çizgisinin çağa uygun bir şekilde revize edilmesine, kendi içinden daha liberal, daha demokrat bir akım çıkarmasına vesile oldu.

Öncelikle, 28 Şubat'ta "hayır" arayan bu görüş üzerinde duralım. Bu tıpkı, vücuda öldürücü bir mikrop girmesine "iyi oldu" demeye benziyor. Zira malum, vücuda böyle bir mikrop girdiğinde iki ihtimal vardır: Beden büyük ihtimalle ölür, küçük bir ihtimalle de direnir. Direnebilirse bu mücadeleden bağışıklık sistemi daha da güçlenerek çıkar. Ama ölümden dönüp güçlenme ihtimali var diye, hiçbir doktor mikrobun girişine "hayırlı oldu" demez.

"Erbakan direnmeli miydi" sorusunu ise aslında "Direnebilir miydi" şeklinde sormak gerekir.

Direnemezdi.

Çünkü birincisi, direnmeye formasyonu müsait değildi.

Erbakan -tıpkı Demirel gibi- ordunun siyaset üzerindeki kontrolünün "tartışılmaz bir ülke gerçeği" olduğunun kabulü temelinde siyaset yapan bir aktördü. Bu pozisyon bir kez kabul edildikten sonra yapılabilecek tek şey, iktidarın asli sahibi olan bu güçle iyi geçinme temelinde pazarlık yapmak ve siyasi alanın seçilmişler tarafından kullanılabilecek kısmını mümkün olduğu kadar genişletmeye çalışmak olabilirdi. Onlar da zaten siyasi hayatları boyunca bunu yaptılar. Orduyu asla asli görevine, kışlasına yollamayı hayal etmeden, onunla iyi geçinmeye, ona yaranmaya, ona güven vermeye ve bir yandan da iktidardan parçalar koparmaya çalıştılar. Böyle bir siyasi kültür içinde yetişmiş birinin, 28 Şubat'ta birden bire orduya "Kışlana dön" diye ültimatom vermesi elbette mümkün değildi. Nitekim Erbakan, artık devrilmesine ramak kaldığında bile hâlâ orduyu iyi niyetli olduğuna ve rejim için tehlike oluşturmadığına ikna etmeye çalışıyordu.

İkincisi, direnmek için gereken ne iç ne de dış ittifakları vardı.

Hiçbir ülkede askeri rejimlere karşı mücadele sadece tek bir partinin kendi başına yürütebileceği bir iş değildir. Başarı için mutlaka demokrasiye inanan güçlerin bir araya gelmesi, ittifak kurması gerekir.

Oysa Türkiye'de 28 Şubat Muhtırası ile birlikte Refah Partisi yapayalnız, kendi kaderi ile baş başa bırakıldı. Koalisyon ortağı hariç, bütün siyasi partiler ve figürler, ondan boşalacak yeri doldurma umuduyla ellerini ovuşturuyorlardı. Adı sivil toplum kuruluşu olan koca koca kitle örgütleri (Mahşerin 5 Atlısı) hazır kıtalar halinde darbecilerden komut bekliyordu. Yüksek Yargı daha ilk günden ceketini ilikleyip hizaya girmişti. Üniversiteler sadakatlerini iletip görev beklediklerini bildirmişti. Büyük sermaye her zamanki oportünizmiyle susmuş, yükselişinden rahatsız olduğu Anadolu sermayesinin tırpanlanışını izlemeye hazırlanıyordu. Basın deseniz, kraldan fazla kralcı bir tutumla darbecilerin propaganda aygıtına dönüşmüştü. "İlerici-solcu kamuoyu" geleneksel irtica korkusuyla kendisini "Ya şeriat ya darbe" ikilemine kilitlemiş ve utangaç bir biçimde darbeyi tercih etmişti. Kısacası Türkiye'nin elitleri, kimilerinin "Beyaz Türkler" diye tanımlamayı pek sevdikleri o kesim, halka ihanet etmişti. Bu ihanet tablosu, darbenin hedefi olan geniş dindar-muhafazakâr kitleleri derin bir umutsuzluğa sürüklemiş; milyonlar yoğun bir dezenformasyon kampanyasının etkisiyle şaşkın, endişeli, umutsuz, öndersiz bir halde pısmış kalmıştı.

Bu şartlar Erbakan'a önüne konulan 28 Şubat kararlarını imzalamaktan başka yol bırakmıyordu.

Peki daha sonra neler değişti de AK Parti askeri vesayete kafa tutabildi derseniz, bu da bir başka yazının konusu...

X x x

Bitirirken, bir de "28 Şubat darbe sayılır mı sayılmaz mı" tartışmalarına şöyle bir değinelim.

Şekil yönünden klasik darbeye benzememesi, birilerinin vicdan azabını hafifletebilir belki ama özünde hiçbir şey değiştirmez. Bana kalırsa 28 Şubat bal gibi darbeydi hem de sadece siyasi kadroları değil halkın büyük çoğunluğunu hedef alan bir darbe...

Hatırlayın, 27 Mayıs Demokrat Parti kadrolarını hapse yolladı ama Demokrat Parti'ye oy vermiş geniş kitlelere pek dokunmadı. 12 Mart ve 12 Eylül esas itibarıyla "sağda ve solda vuruşan" küçük toplum kesimlerini hedef aldı; onları hapislerde çürüttü; işkenceyle, idamlarla kıyımdan geçirdi; ama onlar dışındaki halk kesimlerine ilişmedi.

28 Şubat, ilk defa, sadece siyasi kadroları değil, doğrudan geniş halk kitlelerini hedef aldı. Halkın belki de yüzde 60'ını "iç düşman" ilan ederek hedefe oturttu. Sadece siyaseti değil, toplumu da yeniden dizayn etmeye kalkıştı. Dini, sadece siyaset alanından uzaklaştırmakla yetinmedi; kamusal alandan tümüyle kazımak; toplum içindeki görünürlülüğünü yok etmek gibi "radikal" bir işe girişti. Başörtülü öğrencilerden, demokrat basına, "yeşil sermaye" diye adlandırdığı Anadolu sermayesinden (ki, kebapçılar bile bu gruba dahil edildi) üniversitelerdeki muhafazakâr öğretim üyelerine, İmam Hatipliler'den, Kur'an kursu öğrencilerine ve ordu içindeki dindar subaylara kadar geniş kesimleri izledi, fişledi, tırpanladı, hayatını kabusa çevirdi.

O bakımdan da, "Darbe miydi" ne kelime; belki de en çılgınca, en gözü dönmüş darbeydi.

 

Erbakan'a veda!-Mustafa Ünal

Fatih Camii'nin önünde içeri girenlere bakıyorum.

Protokolün yöneldiği güney kapısının hemen girişindeyim. Bu noktaya polis barikatlarını aşarak güçlükle ulaşabildim. Caminin içi ve avlusu erken saatte dolmuş, girebilmek mümkün değil. Sürekli hoparlörden, "Lütfen geriye doğru gidin!" uyarıları yapılıyor. Belli ki içeride izdiham tehlikesi var.

Gökyüzü kara bulutlarla kaplı, sadece cami ve çevresine değil havaya da hüzün egemen, yağmur belli belirsiz çiseliyor. Namaz vakti yaklaştıkça yoğunluk artıyor. Hep tanıdık simalar... Siyasetin ve toplumun değişik kesimlerinden insanlar camiye doğru akmaya başlıyor. Yol boyunca üzerlerinde Saadet Partisi'nin amblemini taşıyan heyecanlı gençler coşkuyla tekbir getiriyor.

Kapıya doğru üniformalı bir grup yaklaşıyor. Herkesin gözü onların üzerinde... Çok geçmeden kim oldukları anlaşılıyor; Birinci Ordu Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu ve kurmay heyeti. Her birinin omzunda rütbesini gösteren bolca yıldız var. Askerleri gören Saadet Partili gençler yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Tepkilerini bu şekilde ortaya koydular. Tepkinin nedenini anlamak zor değil. Bir partili, "Paşaları burada görmek güzel de, biraz geç kalmadılar mı?" dedi.

Erbakan'ın vefat ettiği gün Genelkurmay'ın yaptığı açıklama sürprizdi. Işık Koşaner hem şahsı, hem de TSK adına taziye mesajı yayımladı. Doğrusu askerden böyle bir jesti kimse beklemiyordu. 28 Şubat sürecinde asker doğrudan Erbakan'ı hedef aldı. İktidardan uzaklaştırmakla kalmadı, önce Refah'ı ardından da Fazilet Partisi'ni kapattı. Askerin kurumsal olarak Erbakan'ın siyaset tarzına, Milli Görüş çizgisine tepkili olduğu sır değil, herkesin malumu.

Taziye açıklamasının ardından İstanbul'daki en üst düzey askerî yetkilinin cenaze namazına katılması neresinden bakılırsa bakılsın çok ama çok anlamlı. Bir özür mü? Evet, bir özür... 28 Şubat sürecindeki kabahatin özrü. Bu özür sadece Erbakan'ın şahsına değildir herhalde. Onun şahsında o değerlere yakın duran herkesten özür. Kısaca milletten özür...

İade-i itibar da diyebilirsiniz. Açıkça Genelkurmay'ın başındakiler 28 Şubatçılarla aralarına mesafe koydu. O süreci onaylamadığını gösterdi. Kaderin cilvesi... Erbakan'ın cenazesine katılan isim '28 Şubat'ın 1000 yıl süreceğini' ilan eden eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun kuzeni, Hayri Kıvrıkoğlu. Hüseyin Kıvrıkoğlu '1000 yıl sürecek' dedi, kuzeni sürecin 10 yılda tarih olduğunu anlamak istemeyenlere, Erbakan'ın cenazesine bizzat katılarak anlattı. Hüseyin Kıvrıkoğlu bu yaşananlardan hoşnut olmamıştır herhalde.

Camiye girerken MHP lideri Devlet Bahçeli'yi gördüm, ağır adımlarla yürüyordu, üzüntüsü yüzüne yansımıştı. Yurtdışından gelenlerin sayısı da epey fazla... Pakistan'dan Gazi Ahmet Hüseyin geçiyor. Ardından yerel giysiler içinde dikkat çeken başka simalar. Değişik İslam ülkelerinden geliyorlar. Birçoğuyla Erbakan'ın özel hukuku vardı.

CHP'nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal bir grup arkadaşıyla camiye doğru yürüyor. "Erbakan'a son görevimi yapmaya geldim..." diyor. 1975 koalisyon hükümetinde birlikte çalıştılar. Refahyol'dan ortağı Tansu Çiller de son vazife için camiye koşanlardan... Yanında Demokrat Parti Başkanı Namık Kemal Zeybek var. Uzun yıllar Erbakan'la yol arkadaşlığı yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş... Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Avluda izdiham vardı. Allah herkese böyle ölüm nasip etsin!" dedi.

Cenaze namazının ardından Fatih Camii'nden gökyüzüne 'Helal olsun' sesleri yükseldi. Bu, Diyanet İşleri Başkanı'nın "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" sorusuna siyasetin ve toplumun değişik kesimlerinden gelenlerin verdiği cevaptı.

 

Erbakan’ın davası hedefine ulaştı-MUSTAFA AKYOL-STAR

Cenazesi için “devlet töreni” istemeyen merhum Necmettin Erbakan Hoca, muazzam bir “millet töreni”yle aramızdan ayrıldı.

Yönettiği partinin oyları yüzde ikiyi aşmazken, cenazesine koşanların sayısının bu kadar çok, onu rahmetle ananların bu kadar renkli olması, bence Erbakan hocanın davası hakkında da bir şeyler söylüyor bize.

Eğer bu davayı Milli Görüş adlı katı bir ideolojiden ibaret görürsek, o zaman bu ideolojinin taşıyıcısı olan Saadet Partisi’nin haline bakıp bir başarısızlığa hükmedebiliriz.

Ama eğer aynı davayı, Milli Görüş’ün sadece bir yorumunu oluşturduğu bir “değerler sistemi”nin taşınması olarak görürsek, o zaman durum değişir.

O zaman, Erbakan’ın niçin bu kadar hayırla yâd edildiğini anladığımız gibi, onun aslında hedefine ulaşan bir lider olduğu sonucuna dahi varabiliriz.

Söz konusu değerler sisteminin özünde, kuşkusuz, İslam yatar. Ama bu da İslam’ın epey “Osmanlı” ve dolayısıyla “Türkiyeli” bir yorumudur. Türkiye’nin kalkınmasını, güçlenmesini ve Müslüman kimliğine sahip bir biçimde modernleşmesini ister.

Aynı değerler sistemi, Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılında topluma dayatılan “kültür devrimi”ne ve onun üzerinden kurumsallaşan “laikler oligarşisi”ne karşıdır. Buna karşı “masum Anadolu’nun saf çocukları”nın hakkını savunur ve “demokrasi”ye yaslanır.

Necmettin Erbakan, işte bu değerlere dayalı bir siyasi hareket kurdu. Bunun ideolojisini de, işe başladığı 70’ler dünyasının ideolojik akımlarından etkilenerek formüle etti. O zaman devletçilik, anti-emperyalizm ve “ kapalı ekonomi” rüzgarları esiyordu; Erbakan hoca da bunları benimsedi.

Ama dünya değişiyordu ve aynı değerler sistemini daha pragmatik, liberal ve küreselci bir biçimde yorumlamak hem daha mümkün hem de daha akılcı hale geliyordu. AK Parti, işte bunu görerek “Milli Görüş gömleğini” çıkardı. Ama “değerler sistemi”nden vazgeçmedi.

Tam da bu sebeple, Erbakan hoca’nın da paylaştığı bu değerler, tam da eski öğrencilerinin onun yolundan ayrıldığı 21. yüzyıl Türkiyesi’nde iktidara geldi ve ülkeye damgasını vurdu.

Mesela Erbakan’ın dilinden düşmeyen “kalkınma”, onun düşündüğü “devletçi” araçlarla değil ama “serbest piyasa” sayesinde, son sekiz yılda zirve yaptı. Türkiye, dünyanın en büyük 16. ekonomisi haline geldi.

Erbakan’ın “İslam birliği” ütopyasının altında yatan Türkiye ile Müslüman dünya arasındaki yapay duvarları kırma özlemi, daha realist bir biçimde, yine AK Parti eliyle hayata geçti. Türkiye Batı’ya sırtını dönmedi, ama Doğu’ya olan sırtını dönmüşlüğüne son verdi.

Erbakan “Siyonizm”e karşı koyacak bir Türkiye istiyordu. Ama Siyonizm, onun tahayyülündeki “dünyayı sarmış ahtapot” değil, Filistin’i işgal edip oradaki Araplara zulmeden İsrail militarizmi idi. Buna karşı en güçlü ve ilkeli duruşu da Türkiye, sahiden, son yıllarda gösterdi.

Dindarların onyıllar boyunca çiğnenen hakları ise, yine son yıllarda kazanılmaya başlandı. “Savunan Adam”ın savunduğu özgürlükler, “rektörlerin selam durması”yla değilse de, aralarındaki Jakobenlerin hizaya gelmesiyle genişledi.

Ve, şu işe bakın ki, Erbakan’ın “onlar da bu milletin evlatları” diyerek 28 Şubat günlerinde ikna etmeyi umduğu askerler, “darbecilik virüsü”nden son yıllarda arınmaya başladılar. Genelkurmay Başkanı’nın Erbakan’a ifade ettiği saygı, bunun bir nişanesi oldu.

Ben, günlük siyasetin doğasındaki kamplaşmalara rağmen, Erbakan Hoca’nın da bu “büyük resmi” gördüğünü düşünüyorum. Ve misyonunun başarısını gören bir dava adamının huzuruyla aramızdan ayrıldığına inanıyorum.

Allah ona rahmet eylesin ve ruhu bin defa şâd olsun.

 

Milyonlar şahit, sen vazifeni yaptın! - MUHARREM COŞKUN- HABER5

Milyonlar şahit, sen vazifeni yaptın!

Bir kasvet vardı üzerimde.. Ne konuşmak, ne gülmek geliyordu içimden.. Böyle ruh halini rahmetli babamı kaybettiğimde yaşamıştım.. Her şey üzerime üzerime geliyor, yalnızlaşıyorum sanki.. Gece bitti..  Pazar sabahı.. En ufak bir rahatlama yok.. Sanki ruhum kuşatılmış, kalbim sıkıştırılıyor.. Bir acı var yüreğimde..  Rahatlamak istiyorum ama nafile.. Çok geçmiyor.. Abdest alıp namaz kılıyorum.. “İnşirah” suresini okuyorum, her rekatta.. Anlamını düşünüyorum;
“Göğsünü açıp seni ferahlatmadık mı?, Ve yükünü sırtından kaldırmadık mı? Ki, o yük belini iki büklüm etmişti.. Ve senin şanını yüceltmedik mi? Sözün özü: elbet her zorlukla beraber tarifsiz bir kolaylık vardır. Evet her zorlukla beraber tarife sığmaz bir kolaylık vardır. Şu halde zorluktan kurtulduğunda kolaylıktan nasibini gözet. Ve yüzünü yalnız Rabb’ine dön.. Artık hep O’na meylet..”

Elim, alışkanlık gereği olsa gerek, istemeyerek de olsa TV düğmesine gidiyor..

Televizyonu açıyorum..
Son dakika haberi.. “Necmettin Erbakan vefat etti”

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun..” (Şüphesiz Allah’tan geldik, muhakkak yine O’na döneceğiz..)

Bu, belki de hayatımda göreceğim en acı ‘son dakika’lardan biriydi.. Kolay değildi, siyaseti, siyasetin ne olduğunu, mücadeleyi, cihadı, Hakk’ı ve batılı çocuk yaştan itibaren öğrendiğiniz, düşünce ve görüşlerinizi şekillendirmiş bir liderin fani alemden ayrılışıydı söz konusu olan…

Erbakan’ı, hangi cümleyle anlatabilirdiniz.. Lider, siyasetçi, ilim adamı..

***

Ellerim zorlanıyor, klavyeye uzanmaya, parmaklarım zor hareket ediyor..  Gözyaşlarım ıslatıyor satırları..

Bu davetin, O’nu bize gönderenden gelen bir davet olduğunu bildiğim halde, bu kadar ağır geliyor ayrılışı..

***

Aramızdan başı dik mücadele ile ayrıldı Muhterem Erbakan.. Son anına kadar mücadele etti.. En son görüntü ve fotoğrafı da zaten, on yıllardır mücadelesini verdiği hareketi için hastanede yaptığı toplantıyla ilgiliydi..
Peygamberimiz de, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz..” demiyor muydu?  O, Hakk- Batıl mücadelesinde, Hakk’ın Batıl’a galebesi için mücadele ile geçirdi ömrünü.. Bizler gibi milyonlar buna şahit..
Yine Peygamberimiz’in ifadesiyle, “Allah’ı kendine dost edinenler ölmez, dünyalarını , yani fani alemden baki aleme geçerler, mekan değiştirirler..” di.

Hocamız da mekan değiştirdi.. Güzel olan şu ki; Hakk’ın huzuruna eli boş gitmedi.. Tüm engelleme, yasaklama, haksızlık etmelere rağmen, Hakk mücadelesinden taviz vermedi.. “Yeni bir dünya..” “Yaşanabilir bir Türkiye, Yeniden büyük Türkiye” hayali O’na aitti.
Prof. Dr. Ali Mazrui’nin ifadesiyle, “Türkiye halkına giydirilmiş, milleti sıkan, kemiklerini kıran, nefes almasını engelleyen, dar, çelik gömleği 40 yıllık mücadelesiyle kırmayı başardı Erbakan”
Osmanlı’dan günümüze, aşağılık kompleksine kapılmış, ‘Batıcılık’ hastalığına tutulmuş egemen kesimlere karşı, kendi tarihini, özünü, inancını hatırlatan, bunu hayata geçiren, mücadelesini veren, budan dolayı ciddi bedeller ödeyen liderdi.

Bir çokları O’nun ilerlemiş yaşına rağmen mücadele etmesini yadırgarken, “cihat” kavramından bihaber yaşadıklarının farkında değillerdi maalesef.. Belki de şuurumuza, belleğimize “cihadı”, “mücahidi” o yerleştirmişti.
Erbakan Hoca’yı sıradan liderlerden ayıran en önemli özelliklerden biri de, Hakk yolunda mücadelenin yaşı olamaz inancı ve düşüncesiydi,  O da bunu yapıyordu zaten.. Kendine, 90 yaşlarına gelmiş, at sırtında İstanbul surlarına kadar gelip burada şehit düşmüş Peygamberimiz’in ev sahibi Ebu Eyyub el Ensari’nin mücadelesini örnek edinmişti.

Gayeniz gücün değil, Hakk’ın  egemen olduğu bir dünya  ise, yaptığınız ‘cihat’ değil miydi zaten? Peki hak yolda mücadelenin yaş sınırı, emekliliği olabilir miydi?

***

Bugün dünyanın başına bela olan Siyonizm’in gerçek yüzünü ilk anlatan, Batı karşısında kendi medeniyet değerlerimizi hatırlatan, İslam’ı kalplere ve camilere hapseden anlayışla mücadele eden, Filistin’le, Keşmir’le, ezilen topluluklarla bağ kuran, İslam Dünyasında ‘diriliş’e vesile olan, Türkiye’de 80 yıldır yokuşa akıtılmak istenen suyu, yeniden asli mecraına akıtmak isteyen Muhterem Erbakan’ı elbette birkaç satırla anlatmak mümkün değil..

Şunu hatırlamakta fayda var.. Kişiler elbette fanidir, baki olan onların idealleri, ilkeleri, düşünceleridir..  Muhterem Erbakan yepyeni bir yol açarak tarihe damgasını vurmuş, büyük bir zihniyet devrimine imza atmıştır.. İnanıyorum ki, bu ‘Erbakan inkılabı’ daha da büyüyerek, onun hayali olan “yeni bir dünya”yı önünde sonunda gerçekleştirecektir.

Ne diyor şair;

“Ölüm güzel şeydir budur perde arkasından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber..”

Mevlana’nın ifadesiyle, Hocamız’ın “Şeb-i arus” yani ‘Yüce dostu’yla büyük buluşmasında, sevenlerine sabır diliyorum..

 

>>>>>
YORUM EKLE
    YORUMLAR
  • mahmut kocacık - 05 Mart 2011 Cumartesi 00:16
    Cenabı Allah Erbakan hazretlerinin ruhaniyetini, manevi tecellesini ve mehdiyetini ülkemiz üzerinde devam ettirecektir inşaAllah.
DÖVİZ KURLARI
USD 8.7024     EURO 10.3111     IMKB 1383     ALTIN 491,064    
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
ELAZIĞ ⇓
İmsak 03:05
Güneş 04:55
Öğle 12:32
İkindi 16:27
Akşam 19:59
Yatsı 21:41