YAZARLAR ERBAKAN'I ANLATIYOR-2

Erbakan vefatından sonra anlaşılmaya başlanıyor... Köşe yazarlarının kaleminden Erbakan...

03 Mart 2011 Perşembe 12:33 < ERBAKAN

Erbakan:  O gece ihtilal olurdu...  - ALİ BAYRAMOĞLU -

Erbakan dün büyük bir "toplumsal tören"le defnedildi.

28 Şubat'ta "canına kastetmiş" genelkurmayın, onu, "büyük hizmetler verdi" diyerek anması, cenazede üst düzeyde temsil edilmesi nereden nereye geldiğimizi gösteriyor.

28 Şubat'ta asker Erbakan'ı tasfiye etmişti. Bugün Erbakan havzasından doğmuş bir siyasi parti Türkiye'ye sivilleşme süreci yaşatıyor.

Bu daha önce yaşanamaz mıydı? Erbakan daha ilkeli davranamaz mıydı? Daha dik duramaz mıydı?

Dün gün boyunca televizyon programlarında bu sorular soruldu.

O dönem Erbakan'ı ilkeli davranmamakla eleştiren, asker karşısında daha cesur durması gerektiğini sık vurgulayan birisi olarak söylemem gerekir ki, bu soruların bugün sorulması yerinde değildir.

Dönemleri birbirinden koşullar, güç dengeleri, zihniyetler ayırır. İlkeler ve ilkeci mantık siyasi ve toplumsal deneyimlerin birikmesi sonucunda doğar.

Bizde de öyle oldu.

Ve Erbakan'ın bunda belki zaman zaman kendisine rağmen, zihniyetini, beklentilerini aşan önemli bir rol oynadı.

Kimdi Erbakan ya da hangi Erbakan?

Tarih 8 Mart 1997.

28 Şubat toplantısının bir hafta sonrası.

Erbakan'ın davet ettiği bir grup gazeteciyle birlikte başbakanlıktayız.

Başbakan malum toplantı sonrası ilk kez konuşacak...

Ertesi gün Yeni Yüzyıl'daki köşemize şu notları düşmüşüz:

"Toplatıyı şu sözlerle açtı Hoca:

'MGK toplantı başlarken komutanlarla aramızda saygı ve sevgi vardı. Toplantı sonrası bu daha da arttı. Krizi yaratan medyadır. Bu suni krizden biz de rahatsızız, ordu da rahatsız.

Biz, bir önceki toplantıda, laiklik, irtica gibi konularda bir kavram kargaşası var. MGK'nin bir toplantısını bu konulara hasredelim dedik. 28 Şubat gündemi bu şekilde meydana çıktı. Bu konular enine, boyuna konuşuldu. Toplantı bunun için 9 saat sürdü...

Soru cevapların bir kısmı şöyledi:

-'Madem sorun yoktu, MGK kararlarını imzalamak için neden 3 gün beklediniz?'

Erbakan: 'Karar yanlış anlaşılıp da orduya halel gelmesin diye.'

-'MGK tarihinde ilk defa bu kadar uzun açıklamanın yapılmış olması, olağanüstü bir durumun göstergesi değil mi?'

Erbakan: 'MGK'nın açıklaması medya çarpıtmasın diye ilk kez uzun yapıldı...'

-'Cumhurbaşkanı'nın, ordunun rahatsızlığı konusunda medyaya yaptığı açıklama ve uyarılar hakkında ne diyorsunuz?'

Erbakan: 'Cumhurbaşkanı'nı medya zorladı; gündem oluşturmak için kullandı; onun suçu yok.'

-'Söylediklerinizden, Türkiye'de askerî otoritenin sivil otoriteye bağlı olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz?'

Erbakan: 'Bu konularda askerî otoritenin sivil otoriteye bağlı olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.'..."

Evet biraz "masal" gibi...

Ama aslı, ayak süren, yok sayan, gerginliği tercih eden bir Erbakan politikası...

İki ay sonra...

6 Mayıs 1997...

Yine başbakanlık konutundayız...

Şöyle yazmışız ertesi gün:

"Basın sohbetinde Erbakan, bugüne kadar kamuoyuna yaptığı taktik nitelikli siyasi açıklamalarının dışına çıkıyor ve kendisi açısından gerçekleri dile getiriyordu.

Toplantıdaki ilk sözü oldukça açıktı:

'Asker rahatsız, ancak askerî müdahale riski yok...'

Ardından 8 yıllık eğitim, laiklik tanımı, 28 Şubat kararlarına kökten itiraza oturan gerçek görüşünü, asker-sivil ilişkisi hakkındaki 'sivil' fikirlerini tüm çıplaklığıyla açıklıyordu.

Bunları neden askere karşı ve 28 Şubat MGK'sında dile getirmediği sorusuna ise şu yanıtı veriyordu:

'Bunları MGK'da söyleseydik, o gece ihtilal olurdu.'..."

Bu da "öteki", faydacı veya siyasetçi Erbakan...

Erbakan'ın gözünden dönemin kısa özeti biraz da böyledir...

Ve bu Erbakan'ın bizzat kendisidir...

 

Hepimiz Erbakan'ın Palto'sundan çıktık - İSLAM ARSLAN – HABER 5

Dostoyevski; Nikolay Vasilyeviç Gogol’ün Akaki Akakiyeviç’in yeni yaptırdığı paltosunun başına gelenleri işlediği Palto adlı hikâyesine atıfta bulunarak; ‘Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık’ demişti.

***

Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 28 Şubat sürecinin 13. yıldönümünde ilk tarihi MGK'da yaşananları, bu sürecin yurtdışından nasıl planlandığını açıkladı.

Ankara'da çok önemli açıklamalar yaptığı konuşmasında Erbakan Hoca tarihi MGK'nın en önemli detayını da tepkisini de paylaştı.

Şunları söyledi:

"28 Şubat, dış güçleri bir tertibidir. 28 Şubat'ta MGK'da geldiler, demin söylediğim gibi, Makovski'nin planını hükümete tavsiyelerimiz diye okudular. 9 saat sürdü bu toplantı. Bundan 13 sene evvel. 5 saatini onlar konuştular. Ortağımız ise, hiç sesini çıkartmıyor. Ne müspet, ne de menfi. 5 saat konuştular, yoruldular. Şimdi sıra bize geldi. Biz bütün kurula karşı tek başımızayız. Buyrun bakalım, şimdi söz sizde. Benim ne yapacağımı merakla bekliyorlar. Kapının önünde uzun boylu bir yaver oturuyor. Yaver bey, bir dakika buraya gelir misiniz dedim. Sayın cumhurbaşkanının güzel bir adeti vardır, masasının önünde Anayasa'yı bulundurur. Onu bana verirmisiniz. Buyrun efendim dedi. Anayasayı getirip bana verdi. Anayasa'nın 2. Maddesini açtım. Dedim ki, beyler 5 saat konuştunuz. Konunuz ne? Anayasa'yı korumak. Anayasa'yı korumak için bizim Anayasa'yı çiğneme hakkımız var mı? Siz bir takım teklifler getiriyorsunuz. İmam Hatipleri kapatalım. Çarşafları, sakalları yasaklayalım. Bunların hepsi insan haklarına aykırı. İşte Anayasa'nın 2. Maddesi. Bunun ikinci paragrafını okuyorsunuz da, birinci paragrafını niçin okumuyorsunuz? Birinci paragrafta bunların Anayasa aykırı olduğu yazıyor. Biz önce Anayasayı çiğneyeceğiz, sonra da koruyacağız diyeceğiz. Böyle şey olmaz. Ne olacak?  Bunlar Anayasa aykırı mı değil mi inceleyeceğiz. Gelin önce bunun bir değerlendirmesini yapalım. Demirel onların takım oyuncusu. Dedi ki, Genel sekreterliğin uzmanları yok siz de biliyorsunuz. Bunlar olsa olsa, hükümette var. Doğru söylüyorsunuz. O halde hükümete havale edelim.. Anayasa'ya uygun mu değil mi kontrol etsin dedim. İşte bizim altına imza attığımız belge budur. Hükümet tarafından, Makovski'nin bu teklifleri, insan haklarına ve Anayasaya uygun mu değil mi incelensin teklifi. Böylece bunu hükümete havale ettik. Oradan da bakanlara havale ettik."

Bu yeterlidir.

Ve asil bir tavırdır.

28 Şubat zorlu bir süreçti.

28 Şubat sürecini kimsenin burnu kanamadan atlattıysak ve bu kadar kısa zamanda 28 Şubat psikolojisi buhar olduysa, pek çok sebepten, Erbakan'ın önünde kuyruğa girerek elini öpmeliyiz.

Hala, masa yumruklama edebiyatı yapanlara kendi eksenlerinde dönmeye devam edin ediyorum.

Erbakan 40 yıllık siyasal hayatının yaklaşık yarısını, yani 20 yılını yasaklı geçirmiş, eline geçen her fırsatta bu ülkenin hayrına hizmet etmiş bir bilge liderdir.

Bunu anlayamayanlar bırakın anlamasın.

Erbakan gerçeklerini tarih kitapları yazacaktır.

İnsaf adına gerçeklik adına "yazmak zorunda kalacaktır."

Gerisi hikayedir.

Herşey için çok teşekkürler muhterem Erbakan.

Ülkemizin yetiştirdiği en önemli değerlerden biri, en önemli bilgelerden biri olarak hayatımıza çok büyük anlamlar kattın ve çok özel bir yerdesin, orada da ilelebet kalacaksın.

Şimdilerde "işi", "davayı" sırtlananlar senin bıraktığın gibi devam edecek ve tamamlayacaklar.

Senin paltondan çıkan adamlar olarak bizler buna eminiz.

 

Tarihi veda - AHMET TAŞGETİREN

1 Mart 2011. 28 Şubat 1997'den 14 yıl bir gün sonra.

Fatih Camii tarihi bir gün yaşıyor.

Erbakan Hoca'nın veda buluşması bu.

Ama geride, muhabbet yüklenmiş milyonla yürek bırakarak.

Merhum Necip Fazıl...

Merhum Turgut Özal...

Merhum Sabahattin Zaim...

Ve merhum Necmettin Erbakan.

Her birinde sevgi haleleriyle sarılmış bir Fatih  Camii ve çevresi...

Bir başka sevgi seli merhum Muhsin Yazıcıoğlu için gerçekleşmiş...

Her biri davaları ile yaşayan insanlar.

Onların toplumda nasıl bir karşılık bulduklarının göstergesi bu kalabalıklar.

Bıyığı terlememiş gençlerden sakalı ağarmış dedelere kadar, genç kızlar, genç anneler, nineler, yüreklerinden koparcasına tekbir getiriyorlar. Kimisinin dudaklarında kıpır kıpır dualar, Fatihalar...

Avrupa'daki her ülkeden binlerce insan...

Asya'dan, Ortadoğu'dan, Afrika'dan temsilciler...

60 ülkede gıyabi cenaze namazı.

Ne bu?

Bir gün gelmiş, "Sen tehlikesin, tehlikenin başısın" denmiş ve düşürülmüş iktidardan, yargılanmış, partisi-partileri kapatılmış, siyaset  yasağı konmuş, hapis yatmış, sürgüne maruz kalmış, hizmet yolları kesilmiş bir insan...

Peki nasıl olmuş da bu sevgi halesi oluşmuş?

Niye karşılığı olur bir insanın yüreklerde?

Türkiye'nin dışındaki ülkelerde niye karşılığı olur?

Şu sıralar kaç siyasetçi  konuştu, kaç medya mensubu yazdı, kaç ulusalcı günah çıkardı, "Erbakan'ın vatanseverliği, millet sevgisi, emperyalizme karşı duruşu"nun altı çizildi.

Peki neden dün görülmedi bunlar?

İnsanları ancak bu dünyaya veda ettikten sonra mı anlayacağız?

Necip Fazıl, mahkûm göçmüştü bu dünyadan. Eğer Ayhan Songar'ın raporu olmasa, belki de cezaevinde ölecekti... Bediüzzaman Hazretleri'ne neler yaşatılmıştı...

Bir Başbakan'ı, iki bakanı asmışız.

Nasıl bir cinnettir bu!

Niye yaparız bunu?

Türk Silahlı Kuvvetleri adına Erbakan Hoca için taziye mesajı yayınlandı. İçinde Hoca'nın hizmetlerinin altını çizen çok anlamlı mesajlar vardı. TSK adına Fatih Camii avlusuna çelenk gönderildi. Birinci Ordu Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu, Genelkurmay adına cenazeye katıldı.  Çok doğru ve güzel jestler bunlar.

Peki 28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu'nda o hesap sormalar neydi? Onlar asker miydi, onlar neyi anlamamış  ya da yanlış anlamışlardı?

Dün, Fatih Camii avlusu ve Fatih'ten Merkez Efendi'ye kadar tüm yollar tekbir sesleriyle inledi.

Bunu bugün medyada yadırgayanlar olur mu bilmem ama bunların tamamı Türkiye'dir.

Evet, Erbakan "Milli Görüş"ü Fatih'in, Alpaslan'ın ideolojisi olarak tanıttı hep.

O söyledi diye birçok çevre Fatih'e, Alpaslan'a, tekbire yabancılaştı. Ama o tekbirler, aynı zamanda Milli Mücadele'nin ruhu idi de. Milli Mücadele o ruhla kazanılmıştı.

Ölümler, diyorum hiç olmazsa ölümler bazı zihinlerde bir dönüşüm gerçekleştirse...

Hiç olmazsa bundan sonra insanların yaşarken yaptığı hizmetler görülebilse...

Dün, denebilir ki Türkiye, bütünüyle helalleşti Erbakan Hoca ile...

Nasıl bilirdiniz diye soruldu ve Fatih'te toplanan milyonu aşkın yürek, "İyi biliriz" diye tezkiyede bulundu. Hüzünlere, hüsnü şahadetler karıştı.

Erbakan Hoca, sadece üniversitede değil, siyasette de hoca oldu. Onun mektebinde yetişenler, bugün Türkiye'yi yönetiyorlar.

Farklılıklar olmaz mı olur, bu da bazen istemeden ortaya çıkan başarıdır.

Bana zaman zaman sorulur:

-Acaba görünürde ihtilaf var gibi olsa da, gerçekte Hoca ile Erdoğan arasında bir anlaşma mı bulunuyor?

Anlaşma var mı yok mu bilmem ama ruhların birbirinden kopmadığını bilirim. Bir mektepten tek tip insan çıkmaz ama o mektebin oluşturduğu ruh ikliminin herkeste bir ölçüde yaşayacağı muhakkak.

Bence Hoca, dünyaya gözlerini müsterih kapamıştır. Gönlü rahat bir yolculuğa çıkmıştır.

Mekanı cennet olsun.

Davası asla yerde kalmaz.

Allah'ın rahmeti üzerine olsun.

 

Seher yıldızı: Erbakan - SİBEL ERASLAN - STAR

Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” cümlesinin özeti gibiydi 28 Şubat günü Fatih sokakları... Ümraniye’den Üsküdar’a, Eminönü’nden, Sultanahmet sırtlarından, Fatih’e... Dalga dalga okunan selaların içinde akarak yürüyorduk. Hoca’ya yetişmek için...

İnsanlar kamyonların arkasına, minübüslere, bulabildikleri vasıtalara atlayarak koşup gelmişler... Eminönü’nden sonrasını yaya olarak ama Hoca hayattayken yaptığı toplanmalar ve mitinglerde olduğu gibi, emin ve hızlı adımlarla yürüyorlar...

Yürümek... Erbakan’ın hareketinin özü gibi. Ne olursa olsun, önüne hangi engel konursa konsun, illa yürümek.

Kalabalık, onun açılmış vasiyeti gibi adeta...

Kader okunun tam da 28 Şubat’ı işaret ettiği bir gün, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, yetiştirdiği tüm talebeler, dava arkadaşları sanki 28 Şubat’ın kara talihini örtmek, silmek iptal etmek için koşup gelmişler... Dile kolay 1968’den beri süren bir maratonun koşucuları onlar...

İradenin Davası dedikleri bu olsa gerek... Çelik gibi bir inançla, rüyadan, tahayyülden, fikirden vücut bulan bir “Büyük Türkiye” aşkı ve bu azmin yetiştirdiği kadrolar...

Devlet törenini değil de milletin kalbinin attığı menşei seçmek kendi vedasına... 28 Şubat’ta Ankara’dan İstanbul’a akan bir yıldız gibi Hoca’yı seyretmek, Hoca’nın vedasını ...

Urfa’dan, Sakarya’dan, Danimarka’dan koşup gelmiş insan öbeklerinin içinden yol bularak geçmeye çalışıyoruz. Kalabalık birer balgömeci gibi selaların arasında birbirine omuz omuza yaklaşıyor. Tüm nizalar, tüm hay huylar terkedilmiş, herkes koşup yetişmek için vasiyetin bir ucundan tutuyor... Sarıgüzel mahallesinde, bir dar sokakta, turşucu dükkanı ile gömlek diken bir terzihanenin arasında tekbir getiriyoruz... Önümde gençten bir kuryeci, kaskını çıkarıyor, bir de seyyar helvacı var, bir tepsiye dizdiği susamlı koz helvalarını bismilah deyip önüme bırakıyor... Helvacının sırtında paltosu yok, kuryecinin çorapları delik... Ne D8’ler gibi devasa bir dünya projesi, ne Ağır Sanayi... Garip gureba, fakir fukaranın en çok sevdiği söz: “ Mücahid Erbakan”... Selam verir vermez, kambur kumbur küçük tepsisini kavrayıp avurtlarını doldurarak Tekbir getiriyor helvacı, hiç üşümüyor, burada ne arıyor, neyi buluyor; “Mücahid Erbakan” diyor o kadar...

Yıllar yılı itilip kakılanlar, dışlananlar, metastas yapmış habis ur denilenler, inançlarına, değerlerine topyekun savaş açılmışlar, paltosuzlar, kamyonların arkasına doluşup; “Hak yol İslam” diye marş söyleyenler... Koşup gelmişlerdi işte vedaya, vasiyete , selama ve helalleşmeye...

Her ismin bir kader taşıdığını söyler büyükler... Necmeddin... Yıldız... Seher yıldızı gibi, karanlığın en karanlık olduğu günlerde doğmuştu semaya... Geceyi gündüze bağlayan vefakar ve sabırlı bir yıldız gibi gündoğumundan bahsetmişti sabahı bekleyenlere... Seher Yıldızı gibi, geceyi sabaha bağlayarak akıp geçti Hoca da haritanın diğer yüzüne...

Sabah namazına acaip bir rüyadan kalkarak girmiştim o gün... Bütün nehirler, Harem-i Şerif’e akmak ister diye bir cümle söyleniyordu düşümde. Unutma ikazı ile birkaç kere tekrar edildikten sonra güzel bir hattı şerif ile Harem-i Şerif yazısına bakıyordum hayran hayran... Rüyamın devamını, İstanbul sokaklarından akan binlerce nehirle tabir edilir görünce hayret ettim... Siyaseti bir köşeye bırakınız... 28 Şubat günü, halk, nehirler gibi akarak bir sandığın başına toplanmıştı... Bu Hoca’nın yeryüzündeki final sandığıydı... “Helal Olsun” diye haykırıyordu herkes... Helal Olsun... 

Halk, 28 Şubat günü, Hoca’sını devlete bırakmadı... Aldı, kalbine yatırdı...

Onun en büyük eserleri ise başta Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız olmak üzere, tıpkı rüyasını gördüğü gibi “Yeniden Büyük Türkiye” hedefini ikmal eden kadrolardır... Allah rahmet eylesin...

 

Güzel Hocam sana kavuşmak ve senin ile vedalaşmak - ALEV SEZEN - HABER5

Prof. Dr. Necmettin Erbakan, İslam âleminde de öncü olan Milli Görüş liderimiz. Kendisi için ne söylesek azdır, siyasi, ilmi ve dini makamı yüksek, güzel, nur yüzlü insan! Onun için söyleyeceklerimiz onun değerine bir şey katmaz veya azaltmaz sadece bizim yönümüzü gösterir. Hakkı mı seçiyoruz, batılı mı? Kalbi mühürlülerden miyiz, değil miyiz?

Dinin yıldızı, mücahit Erbakan! Bizim sana “helal ettik” diyebileceğimiz bir hakkımız yok! Senin bizim üzerimizde o kadar çok hakkın var ki! İnşallah sen bize hakkını helal etmişsindir, yoksa bizim senin hakkını ödememiz mümkün değil!

Hocamı anlatmak yerine bize kazandırdıklarını anlatmanın daha uygun olacağı kanaatindeyim.

Kendimi bildim bileli Milli Görüşçüyüm, ama nasıl?

Küçüklüğümde hayal meyal babamın Ecevit’i, daha sonra Malatyalı olduğumuz için Özal’ı desteklediğini hatırlıyorum ancak siyaset ile yakinen ilgilenmediğini söyleyebilirim. Ağabeyim küçük yaşlarda Milli Gençlik Vakfı ile tanışmış, Milli Görüşçü olarak sağ olsun hepimizin doğru adrese gitmesini sağlamıştı. Kendisi Refah Partisi iktidara gelir iken sokak sokak bayrak asan ama en ufak bir menfaat hesabı yapmayan ve nemalanmayan gençlerden idi. Aktif siyasete girmeyi ise AKP’nin iktidara gelmesi ile ülkemizin içine düştüğü elim durumu görerek istemiş ve eşimin büyük desteğini görmüştüm. Rabbime bu camiada olmayı nasip ettiği için ne kadar şükretsem azdır. Bunca okullarda okumama ve dereceler almama rağmen “Erbakan Üniversitesi”nin yerini hiçbirisi tutmadı! Ülke ve dünya meselelerini temelden anlamayı, olayları doğru bir şekilde okumayı, cesaretle hakkı söylemeyi Hocamdan öğrendik.

Hocamın nice sözleri, hareketleri kare kare hafızalarımızda aynı tazeliği ile duruyor. Ancak bugüne kadar beni etkileyen, en güzel görüntüsü beyazlar içerisinde güler yüzü ile uçağa biner iken el sallayan fotoğrafı olmuştur. Belki de onu nur yüzü ile ancak semalara yakıştırdığım içindir.

Nur yüzlü Hocam ile vefat etmeden birkaç saat önce vedalaştım. Nasıl mı? Ara sıra rüyalarımızda Hocamızı görürüz ve hep hayra yorarız, kendisini görmek bir Milli Görüşçü için mutluluk ve huzur verir. Bende o gün, kılıcın kınından sıyrılması gibi ruhunu teslim ettiği ancak fikirleri ile daha da keskinleştiği o gün rüyamda kendisini gördüm. Yine bembeyaz takım elbisesi üzerindeydi, aynı masada oturuyorduk ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Hocam da bir yitiğimi bulabilmem için dua ediyor, toprak muazzam bir şekilde hareket ediyordu. Rüyamda Hocamı gördüğüm için hem içimde bir mutluluk hem de çocukluğumda bile hıçkırarak çok ağladımsa da böylesine hıçkırarak ağlamadığım için bir şaşkınlık vardı. Telefonum çaldı ve yine aynı rüyada gördüğüm ve nice zamandır görüşmediğim bir büyüğümün ismini ekranda görünce hayret ettim! İçimden “hayırdır” diyerek telefonu açtım, yarım saat önce Hocamın vefat ettiği haberini aldım.

Hocama Allah’tan rahmet diliyoruz, biz onun Hak yolda yaşadığına ve mücadele ettiğine şahidiz. Ne mutlu Hocama ki kendisini sevenlerin haddi hesabı yok, Rabbim bize de onun gibi yaşamayı ve sevilmeyi nasip etsin!

 

BİRLEŞTİRDİ VE  GİTTİ... - İHSAN TOY – HABER 7

“Taç giyen baş ağırlaşır (akıllanır)” aforizması; bir makam veya mevkiye gelip de üzerine sorumluluk yüklenmesiyle, kişinin daha ihtiyatlı olmaklığını ifade eder. Bu özlü söz ne zaman hatırıma düşse, manası biraz daha derunî hâl alarak gözümün önüne hep Prof. Dr. Necmettin Erbakan gelmiştir. Hoca’nın başı henüz dünyevi taçları giymeden, yani mevki ve makam sahibi olmadan ağırlaşmıştır. Özgeçmişi bunun apaçık kanıtıdır.

O, olayları teenni ile okuyan, atacağı adımları ve sonuçlarını mühendis titizliği ile hesaplamaya çalışan bir “devlet adamı” portresi çizmiştir. Küçük bir parçasına odaklanmayıp hep büyük resme bakan nev-i şahsına münhasır, etkisi Türkiye sınırlarını aşmış bir “siyasetçi” olmuştur.

Hayatının ayrıntıları devlet adamlığının, siyasetçi kimliğinden daha öne çıktığını gösterir. Onca yaşananlara rağmen ağzından, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal yapısını ve manevi şahsiyetini zedeleyecek en küçük bir laf bile çıkmamıştır. Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner imzasıyla Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yayımlanan “Saadet Partisi Genel Başkanı ve eski başbakanlarımızdan Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın vefatını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Değerli bir bilim ve siyaset adamı olarak ülkemize yaptığı büyük hizmetleri daima hatırlanacaktır. Şahsım ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına merhuma Tanrı'dan rahmet, kederli ailesine ve Ulus’umuza başsağlığı dilerim” taziye mesajı bu yönüyle önemli ve anlamlıdır.

12 Eylül 1980 darbesi öncesi MSP’nin gençlik kolları haline gelen Akıncılar Derneği’ndeki gençlerin, ülkenin karıştırılması için kullanılabileceğini fark edip sonraki yıllarda bu oluşumun canlanmasını engellemiş, böylece Parti tabanına mensup gençlerin, birileri tarafından sokaklara dökülerek ülkeyi karıştırmak için kullanılmasının önünü almıştır.

Türkiye’de hiç kimse O’nun vatanperverliği hakkında olumsuz tek kelime edemez. Zaten dostu, düşmanı, seveni, sevmeyeni O’nun mücadeleci ruhunu ve vatanperverliğini takdir etmektedir.

Her düştüğünde veya çelmelenerek düşürüldüğünde, tekrar ayağa kalkarak hiçbir şey olmamış gibi mücadelesine kaldığı yerden devam etmesinin ardındaki sebep, dünyevi bir ikbal kaygısı değil, inançlarından beslenen bir mücahede damarının varlığıdır. Onun gibi insanları, yaşarken hayattan emekli etmek imkânsızdır. Bu tür inançlı adamları ancak “ölüm” emekli edebilir.

Henüz samimiyetin profesyonelleşmediği, ülkemizde arabaların bu kadar bol olmadığı yıllarda, her seçim zamanı O’na inanmış, “vatan”ın ne demek olduğunu vatandan ayrıyken idrak etmiş birçok “Alamancı” Türkiye’ye gelir, araçlarını Hoca'nın partisinin emrine verip, kendileri de bilâ ücret şoförlük ederlerdi.

Kıbrıslı Türkler ve Türkiye Kıbrıs’ı, merhum Erbakan’a ve o dönemdeki iktidar ortağı merhum Bülent Ecevit’e borçludur. Kıbrıs’ın Türkiye için önemini ve Doğu Akdeniz stratejisinde ne ifade ettiğini anlatmaya gerek bile yok. Kıta sahanlığının ne olduğunu bilmek şartıyla haritaya şöyle bir bakmak, anlamak için yetecektir.

Rahmetli Ecevit basına kapalı bir toplantıda (MGK) dönemin Cumhurbaşkanı’nın kendisine anayasa kitapçığı fırlatmasının ardından Başbakanlıkta basın toplantısı düzenleyerek olayı kamuoyuyla paylaşmıştı. Ardından mâlum 2001 krizi ve ülkeye yüklenen ağır faturalar...

Erbakan, Başbakanlığı döneminde daha ağır muamelelere maruz kaldığı hâlde “devlet aklı” ile hareket edip devletinin ve milletinin zarar görmemesi için hepsini “içerde” çözmüş veya sineye çekmiştir. Türk siyasi tarihi bunları elbette yazacaktır.

Merhum Erbakan, Türk siyasi hayatının son 42 yılına, “Milli Görüş”ü üzerine inşa ettiği beş parti ile damgasını vurmuştur. Hâlen siyasi hayatımızda var olan üç ayrı parti; kendisi, yol arkadaşları, öğrencileri veya taraftarlarınca kurulmuştur. Daha da önemlisi öğrencileri sekiz yıldır iktidardadır.

Son tahlilde merhum Erbakan Hoca ile şu an iktidardaki öğrencileri arasındaki en temel fark şudur; Öğrencileri O’nun ilk söylediklerini en son söylerken, Hoca en son söylenmesi gerekeni hep en başta söylemiştir.

Mekânı cennet olsun.

 

İnsanlık liderini kaybetti - SABRİ GÜLTEKİN - HABERVAKTİ

Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin erbakan refik-i âlâ'ya irtihal etti; "inna lillâhi ve innâ ileyhi raciûn"

"Hepimiz O'ndan geldik, muhakkak yine O'na döneceğiz" (Bakara Sûresi, 156) ayeti kerimesi gönlümün en ücra köşesinden dudaklarıma firar ediverdi birdenbire. Ve geçtiği bütün yerleri titretircesine, akıverdi dudaklarımdan bir bûse gibi. Dondurucu Şubat rüzgârının uğultusu, dünya meşgalesiyle koşuşturan insanların bağırtısı kesiliverdi birdenbire.

"Hayat durdu" derler ya, işte o misal. Hissettiğim sadece hızlı hızlı alınıp verilen nefesler, kulaklarımda müthiş bir çınlama ve film kareleri gibi gözümün perdesinden akan görüntüler. Herkes gitmişti dünyadan sadece ben kalmıştım, sanki yapayalnız. Koskoca alemde darlanmıştım, beni sarsan acı haberi aldığımda. Birdenbire en daraldığımız anda, bize genişliği "Öğreten"in Refik-i Âlâ'ya yükselme ânı geldi aklıma.

En sevgiliye gitme vakti!..

Vuslat vakti... Ayrılık vakti... Hicret vakti... Sevenin sevenlerinden ayrılma, en sevgiliye gitme vakti... Ayrılık; hüzün, keder ve elem ne kadar da acı. Fakat aynı zamanda Hakk. Ve O, ayrılık vaktinin yaklaştığını, "Veda Hutbesi"nde ashabına haber veriyordu. Helalleşiyordu... Hakkı olan bir kişi kalmayıncaya dahi. Ve sevinç gözyaşlarını içine akıtarak; "Şahid ol Yârab, Şahid ol Yârab, Şahid ol Yârab" diye durumunu tazim ediyordu, hesap gününün Sahibine.

İşte elvedanın provası! İşte risaletin zirvesi! İşte sonu olan hayattan sonsuz olana gitmenin arefesi. Ân yaklaşıyor. Ashab için hüzün iklimi geldi kapıya dayandı. Rahmet Peygamberi; "Lâ ilahe illallah" diye telbiye getiriyor, hiç durmadan. Hz. Fatıma, gözyaşlarına boğuluyor. Ve Allah'ın Resulü, Hz. Aişe'nin kollarında "Refik-i Âlâ"ya yükseliyor. "İnna lillâhi ve innâ ileyhi raciûn."

Rahmet Peygamberi'nin o gidişi hâlâ ne kadar taze... Çünkü O, hastalığımıza şifâ... Çünkü O, hasret kaldığımız sevgiye bûse... Çünkü O, hâlâ kimsesiz yetimlerin başında ruhanî bir el...

Bir yıldız daha kaydı!..

O gitti gideli Refik-i Âlâ'sına ne çok beden ruhuyla koştu arkasından son ânâ, son nefese kadar. Bir çoğu da bedeninden sıyrılıp, duasında tevhidleşti O'nunla. Dün de (Pazar sabahı) ömrünü Hakk davaya adayan, Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmeddin Erbakan bedenini bırakıp buracıkta, ruhuyla kavuştu Refik-i Âlâ'sına...

Bugün diğer günlerden farklı sanki. Bazılarının ruhu bedeninde koşarken sevgilisine... Bazıları bedeninden çıkıp sarılmış kefenlere... Okunan sâlâlar eşliğinde aramızdan bir yıldız daha kaydı... Dininin yıldızı... Rahmet Peygamberi'nin varisi...

Bir taraftan Sabr-ı Cemil diliyoruz kendimize... Bir taraftan da kimseler görmeden Hz. Ebu Bekir gibi, Hz. Ömer gibi, Hz. Ali gibi, Hz. Fatıma gibi ve Hz. Aişe gibi içimize akıtıyoruz gözyaşı pınarlarımızı, sadece melekler duysun bizi diye!

Biz O'nu çok sevmiştik. Biz O'na çok bağlanmıştık. Biz O'na, O'nun davasına sarıldığı gibi sarılmıştık... O'nunla ağlayıp, O'nunla gülmüştük. Davasını davamız bilip; "Rablerinin emirlerine uygun yaşayanlar için, alt tarafından ırmaklar akan cennetler vardır" (Âl-i İmrân, 198) müjdesi mucibince hep yanında olmuştuk. Ve bugün yine O'nun yanındayız. Kalbimizle, dualarımızla ve geriye dönüp hatırladıklarımızla...

Ölüm; en büyük derstir

Evet hatırladıklarımızla... Hatice Nermin annemizin ahirete irtihalinin seneyi devriyesi idi... Erbakan Hocam, yarısını kaybetmenin hüznüne rağmen, ölümü öyle güzel tarif ediyordu ki... İnsan, O'nun ağzından dökülen, ölüme dair cümlelerle adeta yeniden diriliyordu... Ölümü korku olmaktan çıkarıp, şeb-i aruz gecesine dönüştürüyordu. Ölümün, sonu olan bir hayattan, sonsuzluğa uzanan hicret yolculuğu olduğunu ifade ediyordu.

İşte hocamın o sohbetinden hatırımda kalan ifadeler:

"Allah, Kemal sahibidir. Yaptığı her işi mükemmel bir şekilde yapar. Kainatın bu şekilde tanzim edilmesi de Yüce Allah'ımızın Kemal sıfatının bir tecellisidir. Ve bu tanzimin içerisinde de "ölüm" vardır. Ölüm ise; en büyük ders, en büyük ibret ve bizim cüzi irademizin eremeyeceği mükemmeliyetin bir gereğidir.

Ölüm çok acı bir şeydir. Siz kırk sene, her zaman beraber olduğunuz insanla yine beraber olmak istediğiniz bir anda bakıyorsunuz ki, ona ulaşamıyorsunuz, yanınızda değil, soramazsınız, fikrini alamazsınız, bu büyük bir acıdır.

"Ecr-i Cezil"le gelen müjde

Fakat diğer yandan Rabbimiz, "Rahman" ve "Rahim" olduğu için, acı veriyor fakat onu "Sabr-ı Cemil"le rahatlatıyor. Bu acıya tahammül ettiğimiz için de, bize "Ecr-i Cezil"le büyük mükafatı müjdeliyor. Cennet'te buluşturma mükafatı. Çekilen bu kısacık acıların karşılığında teselli olarak Cennet vaad ediliyor. Böyle bir teselli karşısında kim acılarını unutup ulvî emre boyun eğmez ki...

Böyle tanzim buyurulmuş bu dünya, çünkü Rabbimiz her şeyin en mükemmelini yapar. Ondan dolayı Allah'ın emri ile sabretmek ve sabr-ı cemilden başka yapacak bir şey yoktur. Bir Müslümanın böylesi bir durumda söyleyeceği söz; "İnna lillâhi ve innâ ileyhi raciûn"dur. Cenab-ı Allah'a bize bu sabrı verdiği için O'na şükrederiz..."

Evet, Erbakan Hocam "ölüm"ü bu kadar güzel tarif ediyordu. Ve O, tarif ettiği bir ölüm üzere ruhunu teslim etti.

"Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür"

3 Ocak 2011'den beri Ankara Güven Hastahenesi'nde tedavi gören Erbakan Hocamızın sağlığına kavuşması için günlerdir Ravza-i Mutaharra'da, Mescid'ül Haram'da, Eyüp Sultan'da ve dünyanın değişik coğrafyalarında dua dua yalvarılıyordu, şifâ bulması için. Ama ömrü buraya kadar vefa edecekmiş. Dün sabah saat 11.40'da sayılı nefesler tükendi.

Evet, Saadet Partisi Genel Başkanı ve Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmeddin Erbakan Hocamız Hakk'a yürüdü. Bir yıldız daha kaydı gök kubbemizden ve Peygamber varislerinden birinin eli daha çekildi başımızın üstünden. Çünkü Allah dostları; "Alimin ölümü, dinde öyle bir gedik açar ki, zamanın ilerlemesi o açığı kapayamaz. Bu, yarası sarılamaz bir musibettir. Âlimin ölümü, alemin ölümüdür. Bir topluluğun ölümü, bundan daha hafiftir" derler.

Anlatmaya kelimelerin kifayet etmediği Hocamıza, Cenab-ı Hakk'tan rahmet dilerken, evlatları başta olmak üzere, camia ve İslâm Âlemi'ne sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

BAŞIMIZ SAĞOLSUN.

Başarılarıyla herkesi kendine hayran bırakan genç

29 Ekim 1926'da Sinop'ta dünyaya gelen Mehmet Sabri ve Kamer'den olma Necmeddin Erbakan, gerçekten de yaşadığı her dönemde bir yıldız gibi parladı. O'nun çevresine dağıttığı şûleler nasibi olan herkesi aydınlattı. Babası Ağır Ceza Reisi olan Erbakan'ın çocukluğu Sinop, Kayseri ve Trabzon'da geçti. İlkokul döneminde zeki bir öğrenci olduğunu kanıtlayarak kendisinden söz ettiren Erbakan, 1932 yılında hayatında önemli bir yere sahip olan İstanbul'a taşındı. İstanbul Erkek Lisesi'ndeki eğitimini çok başarılı bir şekilde tamamladı. O kadar ki, okulda gerçekleştirdiği "ilk"ler; mezun olduktan yıllar sonra bile öğretmen ve öğrenciler arasında gıpta ile bahsedilir oldu.

Üniversiteye giriş sınavında gösterdiği üstün başarıdan dolayı İstanbul Teknik Üniversitesi'ne ikinci sınıftan başladı. Üniversiteyi birincilikte bitiren Erbakan, mezun olduğu üniversitede arkadaşlarına hocalık yapan ilk eğitimci olma unvanını da kazandı.

1951 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesi Motorlar Kürsüsü gösterdiği başarılardan dolayı 1951 yılında bilimsel çalışmalar yapmak üzere Almanya'ya gönderildi. Aachen Teknik Üniversitesi'de yaptığı çalışmalarla, bilim çevresinde büyük yankı uyandırdı. Araştırmaları dikkatle izlenen Erbakan, Alman sanayii devi Deutz Motor Fabrikası'ndan teklif alarak Leopard tankları ile ilgili çalışmada başmühendislik görevini yürüttü.

2. Dünya Savaşı'ndan sonra, Alman üniversitelerinde ilk görev yapan Türk ilim adamı olma sevincini de yaşayan Erbakan, 1953 yılında Türkiye'ye döndü. 27 yaşında doçentlik tezini başarıyla vererek Türkiye'nin en genç "Doçent"i olma bahtiyarlığını yaşadı.

Kısa bir süreliğine tekrar Almanya'ya giden Erbakan, artık Türkiye'de, millî sanayii için bir şeyler yapmanın vakti geldiğini düşünmeye başladı. 1 Temmuz 1956 yılında Türkiye'ye döndüğünde, millî sanayinin ilk hamlesi olan Konya'daki Gümüş Motor Fabrikası O'nun düşlerini hayata geçirdiği ilk faaliyeti oldu. Fakat bu yeterli değildi. Durmak yoktu ve yola devam etmek gerekirdi.

Bu dönemde, Teknik Üniversitesi Motor Kürsüsü Öğretim Üyesi olan Erbakan, 1960'da Ankara Sanayi Kongresi'nde yaptığı konuşmada "yerli otomobil" fikrini ortaya attı. Bu fikir; dönemin askerlerinin yoğun ilgisine mazhar oldu. Ve Erbakan'dan konuyla ilgili bir brifing vermesi talebinde bulunuldu. Erbakan'ın Millî Savunma Bakanlığı'nın Konferans Salonu'nda verdiği brifing, kendisini dinleyen yaklaşık 200 generali duygulandırdı ve gözyaşlarına boğdu. İleri sürülen proje dahiceydi ve hiç vakit kaybetmeden hayata geçirilmeliydi.

4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in de onayıyla, Eskişehir Demiryolları Cer Fabrikası'nda yerli otomobil için gerekli faaliyetler başlatıldı. Türk mühendislerin başarılı ve heyecanlı çalışmaları kısa sürede meyvesini verdi ve ilk yerli otomobilimiz olan "Devrim Otomobili" üretildi.

Fakat, ne yazık ki, 29 Ekim Cumhuriyet töreninde büyük bir heyecanla görücüye çıkartılan Devrim Otomobili; Türkiye'nin kalkınmasını istemeyen iç ve dış mihrakların sabotesine (depoya benzin konulması unutuldu!) maruz kalarak, seri üretimi yapılamadan kaderine terk edildi.

1965 yılında Profesör olan Erbakan, 1966'da Odalar Birliği Sanayii Dairesi Başkanı, daha sonra Genel Sekreterlik ve 1968 yılında ise Odalar Birliği Başkanı oldu. İşte bu süreçte, hiçbir kanunî dayanak bulunmamasına rağmen, Süleyman Demirel ve eyyamcıları tarafından polis zoruyla Odalar Birliği Başkanlığı görevden uzaklaştırılan Erbakan, artık mücadelenin, siyasi irade ile mümkün olacağına kanaat getirdi...

Odalar Birliği'nden siyaset sahnesine...

ODALAR Birliği dönemi kapanmış, siyasi mücadele başlamıştı artık... Millî Görüş davasını tek kişilik ordu gibi yüklenen Prof. Dr. Necmeddin Erbakan, 1969 Genel Seçimleri'nde Konya'dan bağımsız milletvekili seçilerek Meclis'in kapılarını araladı. Ve ardından kısa bir süre sonra Millî Görüş davasının ilk partisi olan Millî Nizam Partisi'ni 24 Ocak 1970'de kurdu.

MNP, 1971 YILINDA ANTİDEMOKRATİK BİR ŞEKİLDE KAPATILDI. O, YILMADI...

11 Ekim 1972'de Millî Selamet Partisi'ni kuran Erbakan, 1973 Genel Seçimleri'nde 48 milletvekili ve 3 senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclis'e girdi. Erbakan bu dönemde CHP ile hükümet ederek Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı'nda bulundu. Daha sonra 5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3'lü koalisyonda da aynı görevini devam ettiren Erbakan, 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu. Ve bu dönemdeki hizmetleri tarihin altın sayfalarında yerini aldı.

MSP, 1980 YILINDA ANTİDEMOKRATİK BİR ŞEKİLDE KAPATILDI. O, YILMADI...

Yasaklı Erbakan Eylül 1987 referandumuyla birlikte yeniden siyasi haklarına kavuşunca, 19 Temmuz 1983'de kurulan Refah Partisi'nin genel başkanlığına seçildi. (11 Ekim 1987) 20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde Konya'dan yeniden milletvekili oldu. Erbakan, 1995 Genel Seçimleri'nde tekrar Konya'dan milletvekili seçilerek Meclis'e girdi. RP, oy patlaması yaparak Türkiye'nin en büyük partisi olduğunu ispatladı. Hükümeti kurma görevi kendisine tevdi edilen Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmeddin Erbakan REFAHYOL Hükümeti'ni kurarak Türkiye'nin 54. Başbakanı oldu. 28 Haziran 1996'dan aldığı bayrağı 2 Temmuz 1997'ye kadar taşıdı. Ve bütün engellemelere rağmen Türkiye'nin özlediği hizmet yarışında çıtayı akıllara gelmeyecek zirvelere taşıdı. (Bu ise ayrı bir yazı konusu.)

RP, 1998 YILINDA ANTİDEMOKRATİK BİR ŞEKİLDE KAPATILDI. O, YILMADI...

Bu dönem sonrasında, hizmetleriyle destanlaşan bir Başbakan ve bazı arkadaşları 5 yıl siyaset yapma yasağı ile ödüllendirildi(!) Siyasi yasaklı olmayan Millî Görüşçülerin, yeni kurulmuş olan Fazilet Partisi'ne iltihakı ile seçime gidildi. 18 Nisan 1999 seçimlerinde Fazilet Partisi bütün kuşatmalara rağmen yüzde 15.2 oy alarak 108 milletvekiliyle Meclis'te temsil hakkı kazandı. 22 Haziran 2002'de ise adeta narkozlanarak kapatıldı. Ve bu narkozlu kapatma bölünmeyi beraberinde getirdi; "Gelenekçiler" ve "Yenilikçiler". Mücadeleye kalınan yerden devam kararı alan Millî Görüşçüler Saadet Partisi saflarında, yol haritasını başkalarının çizdiği grup ise AK Parti'de yola devam diyecekti. "Böl, parçala ve yönet!.."

FP, 2002 YILINDA ANTİDEMOKRATİK BİR ŞEKİLDE KAPATILDI. O, YILMADI...

20 Temmuz 2001 tarihinde kurulan Millî Görüş'ün yeni temsilcisi SAADET PARTİSİ, onun ilk üyelerinden birinin adı ise, yine davasının kölesi Erbakan'dı. Siyonist işbirlikçilerin hamlesi bitmek bilmiyordu ve 2 Aralık 2007'te bir hamle ile daha karşı karşıya kalıyordu Erbakan Hoca; "Ömür Boyu Siyasi Yasak." Bu kararın zerre kadar kıymeti yoktu, Erbakan Hoca'nın gözünde. Saadet Güneşi parlayınca, kervan yola dizilince, O yine en ön saftaki yerini aldı. Millî Görüş bayrağını dünya durdukça dalgalanacağını haykırdı... Son nefesine kadar... O, geride güzel bir emanet bıraktı... O emanet; Rahmet Peygamberi Resulullah'ın bize bıraktığı emanetti.

"HAK GELDİ, BATIL ZÂİL OLDU."

***

Biz O'ndan razıydık, Sen de razı ol Yârab!

1969 Genel Seçimleri'nde Konya'dan bağımsız milletvekili adaylığını açıkladığında çeşitli entrikalarla öne kesilmeye çalışılan Erbakan, ezici bir çoğunluğun oyunu olarak Meclis'e girmişti. 2007 Genel Seçimleri'nde yine Konya'dan bağımsız adaylık için başvuran Erbakan'a işbirlikçi mihraklar tarafından bu defa kapılar sonuna kadar kapatılıyordu. Tarihin garip cilvesine bakın ki, bundan tam 38 sene önce Erbakan'a vize verilen yerle, vizesi iptal edilen yer aynı yerdi. Fakat Erbakan'ın önüne ne kadar engel konursa konsun, O davasını yüceltmesini bilirdi. Bir yolunu bulurdu. O zaten yasak üstüne yasak, zulüm üstüne zulüm görerek gelmemiş miydi buralara kadar.

Erbakan Hoca, ilerlemiş yaşına rağmen gençlere taş çıkaran müthiş enerjisiyle; 22 Temmuz 2007 seçimlerinin aziz millet için ne anlama geldiğini televizyon televizyon, meydan meydan dolaşarak anlattı. Refahyol Hükümeti'nin ardından geçen 11 yılın ekonomik, sosyal, siyasi tablosunu çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Aydını, vatandaşı, memuru, işçisi, gazetecisi, siyasetçisi hepsi Prof. Dr. Necmeddin Erbakan'ı nutku tutularak izlediler. Fakat işbirlikçilerin televizyon ve gazeteleri sayesinde narkozlananları uyandırmak o kadar kolay değildi. Erbakan Hoca şok üstüne şok uyguladı. Ferasetiyle, önümüzde bizi bekleyen tehlikelere dikkat çekti. Gidilen yolun Hak değil, batıl olduğunu ifade etmeye çalıştı. Akıl dolu nükteleriyle, Sakallı Hüsnü'yü, Ampül Hasan'ı, Kasketli Mehmet'i "narkozdan uyanın, altımızdaki toprak kayıyor, yok olma tehlikesi ile karşı karşıyayız" diyerek kendine getirmek istedi.

Siyonist işbirlikçilerin, Haim Nahumların arkasından giderseniz "Cehenneme bilet kesersiniz" dedi. Açıkçası Erbakan Hoca, dinin kendisine emrettiği "emir'il bil maruf, nehy-i anil münker"i her zaman olduğu gibi bir defa daha yüksek sesle milyonlara haykırdı. Tebliğini, davetini ve cihadını canla başla yaptı. Yüce Kitabımızın Nisa Sûresi, 148'nci ayetinde beyan edilen; "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Kendisine zulüm yapılan kişi hariç. Allah her şeyi işiten ve bilendir" emrini yerine getirmeye çalıştı. Şahidiz Yârab! Biz O'ndan razıydık, Sen de razı ol Yârab!

>>>>


YORUM EKLE
    YORUMLAR
DÖVİZ KURLARI
USD 8.7024     EURO 10.3111     IMKB 1383     ALTIN 491,064    
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
ELAZIĞ ⇓
İmsak 03:05
Güneş 04:55
Öğle 12:32
İkindi 16:27
Akşam 19:59
Yatsı 21:41